İstanbul yönetilmiyor

İstanbul’daki en büyük kapasiteye sahip Atatürk Havalimanı otoparkı 7000 araçlık. Yakında açılan Zorlu Center’ın otopark kapasitesi ise 5000. Ayrılıkçeşme ile komşu olan Tepe Nautilus AVM’nin otopark kapasitesi 2700. Bu sayı İstanbul’un en büyük kapasiteli otoparkları listesine rahatlıkla girebilir. (Böyle bir liste bulamadım.)

İBB’nin web sitesinde “Transfer Merkezleri” başlıklı bir Excel dosyası var. Bu dosyada Kadıköy’de yapılacak 3 transfer merkezinden birisi İbrahimağa. İbrahimağa tam da Ayrılıkçeşmesi ve Tepe Nautilus AVM’nin bulunduğu yerin adı.

Ayrılıkçeşmesi istasyonunun yakınında İBB, Kadıköy Belediyesi ya da özel sektör tarafından yapılmış başka bir otopark da yok. Hatırlayalım: Marmaray günlük 1,5 milyon yolcu hedefi ile Türkiye’nin en yüksek kapasiteli toplu taşıma projesi.

Bu bilgileri verdikten sonra gelelim söylemek istediğime: Bu sabah saat 9.30’da Yenikapı aktarmalı olarak Taksim’e ulaşmak üzere Ayrılıkçeşmesi’ndeki Marmaray istasyonuna geldim. Daha önce defalarca kullandığım Tepe Nautilus AVM’nin otoparkına aracımı park etmek istediğimde otoparkın kapalı olduğunu gördüm, açılış saati 10.00 yani AVM’nin açılış saatiydi. Aracımı park etmek için 20 dakika dolandım, sonunda sokakların arasında bir yerlere park edebildim.

Belediyecilik sadece yatırım yapma işi değil. Aynı zamanda yönetme işi. Belediyeler bazen çok küçük müdahaleler yaparak kentin daha yaşanabilir bir yer olmasını sağlayabilir. Sosyal medyada sıklıkla dillendirdiğim metrodan (M2 hattı) Kanyon AVM’ye girişte güvenlik kontrolünün kaldırılması bu müdahalelerden birisi olabilir.

Tepe Nautilus AVM otoparkının transfer merkezi olarak kullanılması İBB’nin yapabileceği diğer bir yönetim çözümü. Milyonlarca liralık yatırımlar yapmadan önce AVM yönetimleri ile masaya oturularak kent, yurttaşı ve yatırımcıların tümünün kazanacağı çözümler oluşturmak mümkün.

Ayrılıkçeşmesi’nde AVM’nin otoparkı ile Marmaray’ın istasyonu birinci bodrumda aşağı yukarı aynı kottalar. İstasyonu her kullandığımda aklımdan Marmaray ile bağlantısının bodrum kat seviyesinden de yapılmasını sağlayacak basit bir kapı açma işi geçiyorken otoparkın saat 10.00’dan sonra hizmet vermeye başladığını ve esasında Marmaray yolcularına hizmet etmek için değil AVM’nin müşterilerine hizmet etmek için orada olduğunu düşündüğümde bir kez daha kendime haykırıyorum:

Bu kent yönetilmiyor.

Mimarlık Ortamının Sorunlarının Bütüncül Göstergesi Olarak MEB Yarışması

MEB Eğitim Kampüsleri için Bakanlığın İnşaat ve Emlak Grup Başkanlığı’nca (MEB İEGB) yürütülen ve henüz sonuçlanmamış süreç mimarlık ortamı için oldukça önemliydi. Bu süreç hakkında hiç bilgisi olmayanlar, yazıyı okumadan önce en sondaki tarihçeye göz atabilirler.

Yazıya konu olan ve ayrıntısını takip eden satırlarda bulacağınız yarışmalar dizisi başlamadan önce bir grup mimarlık ofisi yarışmaya konu olan eğitim kampüslerinden bazılarını ihale yöntemi ile çizdi.  KİK mevzuatının pazarlık usulü olarak bilinen yöntemin üst limiti 147.633 TL’dir. Bu fiyattan daha düşük olması koşuluyla ihale ile proje hazırlayanlar: Kaan ÖZER, Hasan ÖZBAY, Semra & Özcan UYGUR, Erdal SORGUCU ve Tamer BAŞBUĞ idi.

Eğitim Kampüsleri yarışma dizisinin ilki açıldığında durumu hızlıca kavrayamadım. Biraz zaman geçtiğinde ise aslında Bakanlığın yaptığının müthiş potansiyeller barındıran, Türkiye mimarlık ortamı için son derece yenilikçi bir iş olduğunu düşündüm. O kadar ki 2014 yılı için İşveren Ödülü adaylarımdan birisi diye düşünmeye başlamıştım.

Devam eden projelendirme ve inşaat süreci 652 sayılı KHK esaslarına göre yürüyor. Bu KHK’ye göre ise Kamu İhale Kanunu dolayısıyla Yarışmalar Yönetmeliği hükümleri geçersiz. Dolayısıyla yarışmayı kabul ederek katılan tüm mimarlar bu koşulları da yani alıştıkları yarışma kurallarından başka kurallarla oyuna dahil olmayı da kabul etmiş sayılıyorlar.

Yarışma KİK kapsamında açılmadığı halde pek çok yerde KİK Yarışmalar Yönetmeliği çerçevesine uygun davranılmaya çalışılıyor. Bu durum kimilerine göre yarışmanın “yarışma” olarak kabulü için bile gerekli. Şahsen bunun “mimarcılık” ya da “yarışmacılık” oynamak olduğunu düşünüyorum. İstediğiniz zaman o hükümlere uygun davranmayabiliyorsanız ve bunu bazı kurallar varmış gibi kamuoyuna sunuyorsanız bu ortama daha fazla zarar verebilir.

Proje Ücretleri Her Zaman Sorun

Mimarlık ortamının en temel sorunlarından birisi fiyatlandırma. Milyonlar inşaat maliyetleri için harcanırken mimarın alacağı on binlerin sorun olduğunu hepimiz, uzun yıllardır biliyoruz. MEB Yarışma sürecinin İşveren Ödülü’ne adaylığa giden parlaklığından mimarlık ortamı için bir kabusa dönüşmesine neden olan tam da bu uygulama projelerinin fiyatlandırılması işi. Bakanlık yöneticileri daha önce pazarlık usulü ile 140.000TL’nin altında yaptırdıkları projeleri, Sayıştay’a hesap veremeyecekleri iddiası ile aynı fiyata yaptırmak istiyorlar.

İhale, bir işi en ucuza yaptırmanın yolu. Mimarlıkta ise ihale ile proje yaptırmak işi “kötü yaptırmanın yolu”. (Yukarıda adını verdiğim isimler için söylemediğimi not düşmek isterim) Yarışma ise bir işi en iyi yapana vermenin yolu. Yarışmayı kazanan, öncesinde belki de kazandığı ödülün birkaç katı emek ve para harcıyor, işi bileğinin hakkı ile kazanıyor. İhalede elde edilen bir hakkın uygulama projesi bedeli ile yarışmada elde edilen bir hakkın uygulama projesi arasında fark olması zorunluluğu işte tam da bu nedenle. “İhale ya da yarışma ile kazansın, çizeceği aynı değil mi?” Sorusu gelecektir. Evet işi doğru kişiye verirseniz aynı ama zaten ihale işi doğru kişiye değil ucuz yapana veriyor… Bu konuyu MEB İnşaat Emlak Grup Başkanı Mustafa Murat’la Twitter’da tartışmıştık ve bana “ Neden?” sorusunu sormuştu, bu nedenle ayrıntılı açıklamadan geçmek istemedim.

Yarışmayı kazanan müelliflerin MEB Yarışmaları uygulama projeleri için verdiği fiyat okulların öğrenci sayısının 10.000’den 5.000’e düşürülmesi sonrasında 500.000TL civarında 1. ve 2. grup yarışmayı kazanan 20 mimarın ortak hareket edemediğini biliyoruz. Demek ki MEB İEGB’na karşı ortak bir fiyat belirleme çabası yok.

MEB İEGB’nın önerdiği fiyat okulların kapasitesi 10.000 öğrenci iken de 5.000 öğrenciye düştüğünde de aynı. Yani idare “daha önce ihale ile yaptırdığım fiyatın üzerine çıkamam, kapasite ve sizin ne kadar çizeceğiniz beni ilgilendirmez” diyor kısaca.

Yaptığım birkaç telefon görüşmesi sonrasında bu işin ortalama 40 maaşla tamamlanabileceği üzerinden hareket edebileceğimi düşünüyorum. Mimarlar Odası’nın en düşük mimar maaşından hesaplansa bile sadece maaş gideri 140.000TL tutuyor. Ofisin diğer giderleri, ABD’den daha pahalı olan CAD yazılımlarının amortisman giderleri, mimarın iyi bir okul çizebilmesi için gezip görmesi için gereken ücret yok bunun içinde. Kim bilir daha ne giderler yok. Ama her şeyden önemlisi resmi rakamlara göre mimarinin 1,6 katı; piyasa koşullarına göre mimari ile eşit tutması gereken statik, mekanik ve elektrik projelerini unutmamak gerekiyor.

Öte yandan mimarlık ofisleri ücretlerini tam alsalar da yanlarında çalışan mimarların maaşlarını bodrolarda tam gösterecekler mi? Ondan da emin değilim. Aslında bu öyle bir süreç ki kaldığımız her noktadan en başa geri besleme yapabiliyoruz. Proje ücretleri yerlerde sürününce maaşlar açıktan ödeniyor doğal olarak.

Mimarlık Ortamı Örgütsüz

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışması’nın sevk ve idaresinin ağırlıklı olarak Ankaralı mimarlarca yapıldığını söyleyebiliriz. Zaten Türkiye’de bir yarışma kültürünün varlığından söz edeceksek de önce Ankaralı mimarlardan söz etmeliyiz. İdarenin ikincilerle sözleşme imzaladığı, üçüncü ve hatta mansiyonlarla sözleşme imzalamak için görüştüğü bir ortamda Ankaralı jüri üyelerinden ve daha önemlisi tümünün üye olduğu TSMD’den “Etik Belge” ve “Dernek Tüzüğü” ile açıkça çelişen bu durum hakkında bugüne kadar hiçbir açıklama yapılmadı.

Mimarlık ortamı MEB İEGB’nın fiyatlandırma politikasına karşı birlikte hareket edecek örgütlü yapıda olmadığını bir kez daha gösterdi. Mimarlar Odası zaten daha sürecin en başında kendi deyimleri ile “sürece müdahil olma konusunda çekinceli” davrandı. Hal böyle olunca 20 müellif, birbirini zorda bırakan durumlar, açıklamalar, kaçınılmaz oldu.

İdare Birinci Ödülü Kazananla Anlaşamazsa Neler Olur?

Yarışma birincilerinin uygulama projeleri için verdiği fiyat idarenin beklentisini karşılamıyor. Bunun üzerine mimarlarla bir pazarlık süreci başlıyor. Bu pazarlık sürecinde yaşanan tatsızlıkların tümünü yazmak olanaklı değil. Ancak oldukça eski ve küçümsenmeyecek yarışma birikimine verdiği zarar açısında konuyu ayrıntılı olarak tartışmalıyız.

İki etap yarışmada açılan 20 eğitim kampüsü için durumu üçe ayırabiliriz. Yarışmada birinci olan ve uygulama projesini 140.000TL’nin altına çizmeyi kabul ederek idare ile sözleşme imzalayanlar ilk grup; bu durumda 10 mimar var. Yarışmada birinci olduğu halde idarenin ikinci ile sözleşme imzaladığı 6 eğitim kampüsü var. Henüz sözleşme imzalanmayan üçüncü grupta ise 4 eğitim kampüsü var. Yarışmada durumun anlatan tabloyu yazının sonunda bulabilirsiniz.

İdarenin daha önce defalarca mimarları imzalamazsanız başkasıyla imzalarız söyleminin vardığı son nokta 26 Kasım’da sözleşme imzalayanları web sitesinde açıklaması oldu. Bu açıklama henüz sözleşme imzalamamış 4 mimarı köşeye sıkıştırmanın da bir yolu.

Uygulama Projelerinin Fiyatlarının Baştan İlan Edilmesi Sorunları Çözer miydi?

MEB İEGB tüm mimarlık ortamını salladı, mimarları, belki arkadaşların arasını açtı. Uygulama projelerinin fiyatları Ayhan Usta’nın 3.grup yarışmanın ön kolokyumunda söylediği gibi baştan açıklanabilirdi. Bu durumda en azından birinci olursa 140.000TL’ye çizeceğini bilen mimar yarışmaya katılmazdı.

Şimdi 3.grup yarışma devam ediyor. Bazı mimarlar 140.000TL’ye proje çizmem diyorlar. Oysa bu defa MEB İnşaat Emlak Grup Başkanı Mustafa Murat uygulama projesi fiyatının bu olacağını açıkça söyledi.

İlk iki grup yarışmadan birisine davet edilip, orada birinci olamayan ve 3.grup yarışmaya davet edilen mimarlar var. Yaşanan tüm tartışmalardan sonra mimarların ikinci defa kabul ederek yarışmaya katılması mimarlık ortamımızı, kendimizi ciddi bir şekilde sorgulamamız gerektiğini söylüyor bize. Çünkü ikinci defa yarışmaya proje göndermek “evet, olan bitenin farkındayım ve varım” demekten başka bir anlama gelmiyor.

Yarışmanın İptali mi Yoksa Mevcut Model mi Daha Yıkıcı?

Eğitim Kampüsleri Yarışması’nda birinci olmadığı halde sözleşme imzalayan ya da imzalamak için masaya oturan mimarların davranışları herhangi bir şekilde kabul edilebilir mi? Bu kentlerimiz için yararlı mı yoksa zararlı mı? Yoksa ben mi çok büyütüyorum? Sanırım hem birincilerin, hem sözleşme imzalayanların hem de dışında kalanların kafa yorması gereken sorular bunlar.

Şahsen yarışmanın geldiği noktada artık Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı ihale yöntemi mi yoksa bu yarışma mı mimarlık için daha zararlı oldu kararsızım. Konuya sadece MEB özelinde bakılacak olursa ne olursa olsun yarışma ile tasarlanan yapılar daha iyi olacaklar. Lakin bundan sonra yarışma ortamı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.

Bugüne kadar Türkiye’de herhangi bir yarışmada, idare 1.ödül sahibi ile anlaşamaz da 2.ödül sahibini işi yaptırmak için ararsa 2.ödül sahibi hem jüriyi arar ve bilgilendirir hem de 1.ödül sahibini arar ve “ben yapmıyorum, sağlam dur” derdi. Bu 1.ödül sahibinin idare ile müzakeresinde elinde bulunması gereken bir kozdu. Bu koz olmazsa gücü azalır ve sözleşme masasından mimarlık ve dolayısıyla daha kaliteli fiziksel çevrelerde yaşamamız için güçsüz kalkar. Elbette idarelerin 1.ödül sahibi ile anlaşamadığı durumlar olabilir, yukarıdaki satıları bu yarışma bağlamı içinde, konuyu dağıtmadan değerlendirmek gerekir.

2.ödül sahibinin 1.ödül sahibini arayarak direkt olarak “idare beni aradı, yapabilir miyim?” demesi bile garip iken MEB Yarışması’nda 1.ödül sahibinin projenin başka bir müellif tarafından çizildiğini internetten öğrenmesi mimarlık ortamı adına oldukça umut kırıcı.

Mimarlık ortamının bu yarışmadan çıkarması gereken çok sonuç var, umarım yeterince tartışılır ve bu yarışmadan kazanımla çıkarız.


Kazanımlar

Sanırım Türkiye için en önemli kazanım bir önceki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer döneminde açılan yarışmanın yeni bakan Nabi Avcı ve yeni müsteşar döneminde de aksamadan devam ettirilmesi oldu. “Devlette süreklilik esastır”ın sadece sözde kaldığı bugünlerde her iki bakanı ve Bakanlığın İnşaat Emlak Grup Başkanlığı’nı tebrik etmek gerek.

PPP’nin büyük ölçekli olarak ikinci kez denendiği MEB Eğitim Kampüsleri bundan sonra yapılacak benzer PPP ihalelerinin de yarışmayla yapılması için bir umut yarattı. Ne olursa olsun, ne kadar önemli hatalar yapılırsa yapılsın yarışmayla yapılması ihale ile yapılmasına göre ülke yararına. Bunu önemli bir kazanım olarak tekrar da olsa hatırda tutmakda fayda var.

Türkiye’de ilk kez uygulanan yeni yarışma modeli Eğitim Kampüsleri Yarışması’nın bir diğer önemli kazanımı. Bu yarışmalar alışageldiğimiz yarışma düzeni içinde açılsa her bir kampüs alanı için onlarca yarışma projesi hazırlanacak, yüzlerce tasarımcı emek harcayacaktı. Bu yenilikçi modelde bir yandan oldukça geniş bir katılım sağlanırken öte yandan da her kampüs alanı için sınırlı sayıda tasarım elde edildi.

Yarışma modeli sadece MEB’nın eğitim kampüslerinin nitelikli tasarlanmasını sağlamadı aynı zamanda ülke ölçeğinde bundan sonra açılacak yeni yarışmalar için de umut verdi.

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışmaları Süreci

30 Kasım 2012           Ön seçim ilanı

24 Ocak 2013             Bakan Ömer Dinçer’in görevini Nabi Avcı’ya devretmesi.

26 Aralık 2012            Ön seçim için son dosya teslim günü

26 Aralık 2012            Mimarlar Odası yarışmayla ilgili bir açıklama yayınladı.

15 Mayıs 2013            1. grup yarışmanın sonucu açıklandı.

22 Nisan 2013            Kahramanmaraş, Kırıkhan (Hatay), Iğdır, Bandırma (Balıkesir), Nilüfer (Bursa), Doğubayazıt (Ağrı), Yeşilyurt-İkizce (Malatya), Elazığ, Midyat (Mardin), Afyonkarahisar,  Kastamonu, İncesu (Kayseri) olarak belirlenen 12 kampüs için 72 yarışmacıya davet gönderildi.

31 Mart 2013              48 yarışmacı 1. grupta yer alan Adana, Aydın, Erzurum, Kocaeli, Muğla, İstanbul, İzmir ve Şanlıurfa için davet edildi.

5 Şubat 2013              MEB İEGB yarışmaya katılmak için 156 ekibin başvurduğunu ve tümünün                                   asgari yeterlilik şartlarını sağladığını açıkladı.

3 Temmuz 2013          2. grup yarışma için ödül töreni ve kolokyum düzenlendi.

19 Haziran 2013         2. grup yarışmanın sonucu açıklandı.

28 Mayıs 2013            MEB Müsteşarı olarak Yusuf Tekin atandı.

30 Mayıs 2013            1. grup yarışma için ödül töreni ve kolokyum düzenlendi.

30 Ekim 2013             3. grup yarışma için soru cevap kolokyumu yarışmacılar ve kamuoyuna açık olarak yapıldı

25 Kasım 2013           MEB İEGB 1. ve 2. Grup yarışma alanları için sözleşme imzaladığı tasarımcıları açıkladı.

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışmaları Sözleşme İmzalama Durumu

Yarışma Alanı Etap Sözleşme İmzalayan 1. Ödül
Adana Seyhan Şambayadı 1 Ayhan USTA
Aydın Merkez 1 Nihat EYCE
İstanbul Küçükçekmece 1 Barış DEMİR
İzmir Bornova 1 Ahmet Mucip ÜRGER
Kocaeli Gündoğdu 1 Oral GÖKTAŞ Özcan Uygur
Muğla Milas 1 Bünyamin DERMAN
Afyonkarahisar 2 Ünal ŞAHİN Derya Ekim Öztepe
Balıkesir Bandırma 2 Bülent TARIM
Bursa Nilüfer 2 Kerem YAZGAN
Elazığ 2 Seçkin KUTUCU
Hatay Kırıkhan 2 Yeşim HATIRLI
Iğdır 2 Özgür EDİZ Cihan Sevindik
Kahramanmaraş 2 Eren BAŞAK
Kastamonu 2 Necdet Kırhan YAZICI Onat Öktem
Kayseri İncesu 2 Kadir KARAKOÇ Alişan Çırakoğlu
Malatya İkizce 2 Alper AKSOY Doğu Kaptan
Erzurum Yakutiye 1 Belirsiz Seda Dedeoğlu
Şanlıurfa Merkez 1 Belirsiz Cem İlhan
Mardin Midyat 2 Belirsiz Kerem Piker
Ağrı Doğubayazıt 2 Belirsiz Fatih Yavuz

Bir Günlük Gezi: Atina & Yeni Akropolis Müzesi

Marmaray geçtiğimiz hafta görkemli bir törenle açıldı. Avrupa ve Asya tarafındaki demiryollarının rehabilitasyonu süresince Ayrılık Çeşmesi, Üsküdar, Sirkeci, Yenikapı ve Kazlıçeşme istasyonlarında hizmet verecek. Bu istasyonlardan Sirkeci henüz açılmadı, istasyonun bugünlerde tamamlanarak hizmete girmesi bekleniyor.

Ayrılık Çeşmesi, Yenikapı ve Üsküdar istasyonları ile çevrelerindeki kentsel düzenlemeler her birisi için ayrıntılı birer özel haberi hak ediyor. Bu kısa haberin konusu ise Yenikapı. Aslında Yenikapı istasyonuna benzerliği ile dikkat çeken ve 2009’da açılan Akropolis Müzesi, biraz da Atina’dan güncel fotoğraflar.

Yeni Akropolis Müzesi
Osmanlı’nın Yunanistan’ı kaybetmesinin ardından ilk kez 1865’te kurulan Akropolis Müzesi o yıllarda 800m2. Akropolis kazılarında çıkanların müzeye yetersiz gelmesi nedeniyle 1888’de ikinci bir müze kuruluyor. 1946-47’de bir genişleme daha yapılıyor.

Yeni müze fikri 1976’da Konstantin Karamanlis tarafından ortaya atılıyor. Bugünkü yeni yapının yeri de o günden belirleniyor aslında.

1976 ve 1979’da yeni müze tasarımını elde etmek için başarısız yarışma tecrübeleri yaşanıyor.

1989 yılında Yunanistan’ın ilk sosyalist hükümetinin Kültür Bakanı Melina Mercouri British Museum’daki eserlerin Yunanistan’a geri getirilmesini sağlamayı da hedefleyen bir yarışmanın daha açılmasını sağlıyor. Bu yarışma ise inşaatın yapılacağı Makriyianni’de Arkaik dönemden Erken Hristiyan’a uzanan bir aralıktaki keşifler nedeniyle iptal edildi.

2000 yılında AB direktiflerine uygun yapılan ihale ile Bernard Tschumi & Michael Photiadis ortaklığı projeyi hazırlama görevini üstlendi. Ve inşaat 2007’de tamamlandı.

Yeni Akropolis Müzesi 14.000’i sergileme olmak üzere toplam 25.000m2’lik alanıyla eski müzeden 10 kez daha büyük.

Restorasyon çalışmalarının çeşitli noktalarda devam ettiği Akropol’den Yeni Akropol Müzesi’ne 15 dakikada yürünebiliyor. Daha girişteki kalıntılar ve tasarım ziyaretçiyi etkiliyor. Müzeye karşı İçeri girer girmez ve dolaşırken en dikkat çekici olan onlarca, irili ufaklı çocuğun rehberler eşliğinde müzeyi geziyor olması. Müze içinde pek çok noktada fotoğraf çekilmesine kısıtlama getirilmiş durumda, bu nedenle içerden az sayıda fotoğraf görebileceksiniz. Google Glass yaygın hale geldikten sonra bu tür yasaklar herhalde geçersiz kalacak.

Müzenin basit kurgusu, malzemelerdeki yalınlık ve mekânsal boşluklar ziyaretçiyi mutlu ediyor. Dolaşım ve yapının algılanması ve işaretlemeler beklentileri karşılıyor.

Yenikapı Müzesi yarışmasının artık tamamen unutulduğu günümüzde komşudan kısa bir hatırlatma.

Haydarpaşa’ya Trenleri Sokmamak Kent Hafızasına İhanet

Mimarlık tartışmalarında “Haydarpaşa” gündeme geldiğinde iki meseleden birisi ifade edilmek isteniyor. Ancak pek çok tartışmada konular bilinçli bilinçsiz içiçe geçiyor. Yanlış anlaşılmasın konuyu birlikte tartışmayalım demiyorum; konuların karıştırılması meselenin sağlıklı tartışılmasını engelliyor demek istiyorum. Nedir karıştırılan peki? Oldukça basit: Şu anda Haydarpaşa Garı olarak kullanılan binanın otel ya da başka bir fonksiyona dönüştürülmesi konulardan ilki. İkinci konu Haydarpaşa Gar binasından başlayan ve gardan karaya doğru genişleyerek içeri giren, sahilde Üsküdar yönünde ise Harem Arabalı Vapur İskelesi’ne kadar giden, liman ve çeşitli başka fonksiyonları içeren alanın yeniden işlevlendirilmesi.

Haydarpaşa konuysa tren tartışmanın doğal olarak orta yerinde. Marmaray tünelinden katarlar geçmeye başladığı andan itibaren ana hat trenleri Haydarpaşa’ya girmeyecek. Bunun yerine Söğütlüçeşme, Anadolu yakasının ana istasyonu olacak. Yani Ankara’dan geliyorsanız ve benim gibi Feneryolu’na gidiyorsanız ineceğiniz istasyon Söğütlüçeşme olacak. Avrupa’ya devam edecekler için ise bu istasyon Yenikapı’da. En azından şu ana kadar TCDD’nin kararının yukarıdaki gibi olduğunu biliyoruz.

“Haydarpaşa Garı otel olmasın” “Haydarpaşa Garı kamusal mekan olarak kalmalı” “Haydarpaşa’yı sattırmayacağız” benzeri söylemleri sıkça duyuyoruz.

Haydarpaşa Garı şu anda kamunun ama kamusal mı? “Kamusal mekan olarak kalmalı” cümlesini bolca kullananlardan kaçının binaya girdiğini merak ediyorum doğrusu. Aslında bu bir merak değil, çok büyük bir kısmı üst katlara hiç çıkmadı, bunu biliyorum. Haydarpaşa Garı şu anda bir ofis ve sadece o ofiste çalışanlar yararlanabiliyor. Bırakalım tüm tartışmaları otel olduğunda bile şimdikinden çok daha kamusal bir bina olacağına hiç bir kuşkum yok.

Sene 2015, Haydarpaşa Garı otel olmadı, TCDD ofisleri üst katlarda ve trenler Söğütlüçeşme’de yolcularını indirerek Avrupa’ya devam ediyor. İtirazlara bakılırsa bu senaryo kabul görür diyorum kendi kendime… Üzülerek.

Avrupalılar bazı tren istasyonlarına özel isimler veriyor: Almanlar Haupbahnhof; İtalyanlar Centrale; Fransızlar Gare diyor. Aslında Fransızlar’dan aldığımız “gar” kelimesini biz de aynı anlamıyla kullanıyoruz. Haydarpaşa ve Sirkeci “gar” ama Söğütlüçeşme ve Erenköy büyük de olsalar “istasyon”. Bu isimlendirme rastlantısal değil. Pek çok gardan trenler girdikleri yönün 180º tersi yönde çıkıyor. Yani raylar gara kadar gidiyor; orası trenler için bir çıkmaz sokak.

Otogarları ya İstanbul’da olduğu gibi acilen yıkılması gereken hantal, çalışmayan makinalar olarak tasarlarız ya da Nevşehir’de olduğu gibi kentin tamamen dışında. Otogar. Sizi bir kentten alacak başka bir kente götürecek. Kent dışına yapıyoruz çünkü şehirler plansız, yollar yetersiz, trafik tasarımı son derece kötü. Haydarpaşa örneğinde olduğu gibi şehrin merkezindeki garları da şehir dışına almak istiyoruz. Anadolu’da bir belediye kentin tam merkezindeki tren istasyonunu trenler gürültülü diye şehir dışına çıkarmaya çalışıyordu. Hala da çalışıyor sanırım.

Yanlış anlaşılmasın Haydarpaşa Gar binası ofis olacağına otel olsun demiyorum. İtirazlarımızı “otel olmasın” söylemi üzerinden gerekçelendirmenin manasızlığına dikkat çekmek istiyorum.

Bir tivite sığacak kadar kısa söylememiz gereken: “Haydarpaşa’ya trenleri sokmamak kent hafızasına ihanettir. Ankara’dan kalkan bir hızlı trenin son durağı Haydarpaşa olmalıdır.”

Yarışma Lobisi

Yüzyılda bir belki denk geleceğimiz 10 günü geride bıraktık. Hala nerede durduğumuzu, neler olduğunu gerçekten bilmiyoruz. Bu olağanüstü gündemin oluşmasına bu defa mimarlık neden oldu. Durumun mimarlığı aştığının farkında olmamak mümkün değil. Lakin öyle olsa bile mimarlık içinden yapılacak değerlendirmeler de gündemde yer bulmalı.

İktidarın uzun süredir mimarlık ortamıyla neredeyse hiç ilgisi yoktu. Sermaye çevreleriyle geliştirilen işbirliğinin mimarlarla geliştirilememesinin olağan sonucu yaşadağımız kentler oldu. Mevcut durumun sorumluluğunu hemen iktidara yüklemek kolaya kaçmak olur denebilir. Lakin yapılı çevrede eskiye nazaran yakalanan ivmenin nitelikli de olmasını beklemek çok şey istemek olmaz. Nitelikli üretim için diyalog sanırım birinci koşul ve iktidarla mimarlık ortamı arasında tam bir diyalogsuzluk hali olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Mesela Başbakan’ın mimarlık danışmanı var mıdır? Varsa kimdir? Bunu bilen yok.

Genele yaygın bu sorunun izini mega projeler ve kurumlar üzerinden sürmek oldukça kolay:

3. Havalimanı
Yeni havalimanının nerede yapılacağı bile bilinmiyor. İhale nasıl yapıldı? Yapının tasarımı kamu kontrolünde mi olacak yoksa Yap İşlet Devret modeli ihalenin kazananı tasarıma da mı karar verecek? Bilmiyoruz. 3. Havalimanı ve 3. Köprü’nün doğaya vereceği zararları hepimiz öngörebiliyoruz.

3. Köprü
Mimarlık ortamında köprüyü destekleyen neredeyse hiç kimse yok. Hal böyle iken üçüncü bir karayolu köprüsü yapma kararı siyaseten alınabilir mi? Evet biz mimarlar da Boğaziçi ve Fatih köprüsündeki trafiğin farkındayız ve bundan çok rahatsızız. Lakin yapılacak yeni bir köprünün trafik sorununa çözüm olmayacağını da görebiliyor ve bunu karar alanlara aktarmaya çalışıyoruz.
Velev ki köprü yapılacak. Nerede plan? “Plan aklımda” anlayışı ile iş yapılır mı? Helikopterden proje yeri seçilir mi? Seçilse de bunun iletişimi yapılır mı? Sonra “Burası muz cumhuriyeti mi” diye sorulmaz mı.

AKM
AKM’yi, yeniden yapım maliyeti; koruma kanunları; depreme karşı güçlü ya da güçsüz olması gibi kriterler ile değerlendirmek ne kadar doğru? Yapıldığı dönemi bugüne aktaran iyi bir kültürel miras olarak tüm bu kriterlerden ayrı olarak neden koruyamıyoruz? Binalar neden Başbakan’ın iki dudağının arasında kalıyor.

Ali Sami Yen & Zorlu Center
İstanbul’un bolca yeşile ihtiyacı var. Özellikle bu projelerin yapıldığı alanların yeşil ihtiyacı çok daha fazlaydı. Mecidiyeköy’de mezarlık dışında yeşil yok denebilir. Kamunun kaynak elde etmesine kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum. Lakin yapılaşan bu alanlardan da sonra kamunun bu bölgeler için yeşil elde etmesi için başka şansı olmayacak. Daha önce Taksim’de yapıldığı gibi Zincirlikuyu’daki müslüman ve Mecidiyeköy’deki hristiyan mezarlıklarına göz koyulmazsa tabii.

Mimar Sinan Camisi & Çamlıca Camisi
28 Şubat’ı yaşamış AK Parti’nin camiler konusunda gereğinden fazla duyarlı olmasını diyelim ki anladık, kabul ettik. Camilerin ve Sinan’ın hakettiği duyarlılığın bu olmadığı konusunda hemen tüm mimarlar hemfikir. Özellikle Çamlıca Camisi projesinin elde edilme sürecinde yaşananlar ne ecdada, ne Sinan’a, ne mimarlara ne de bu ülkeye yakışan değildi. Yarışma kelimesinin altının boşaltılması da cabası. Tam bir hayal kırıklığı olarak sona erdi. Bu şahsi fikrim değil, mimarlık ortamının neredeyse tümü aynı görüşte.

Emek Sineması
Film festivallerinin açılışlarının da yapıldığı Emek Sineması’nın olduğu gibi korunması gerektiği konusunda müşterisi hemfikirdi. Müşterisi de sinemaseverlerdi. Hal böyle iken gerekiyorsa kamulaştırılması gereken bina anlaşılamayan bir inatla AVM’ye dönüştürülmeye çalışılıyor. Üstüne üstlük “Emek yıkılmıyor, üst kata taşınıyor” gibi hepimizi biraz -afedersiniz- aptal yerine koyan bir söylemle iletişimi yürütülmeye çalışıldı.

Fikirtepe Kentsel Dönüşümü
Mimarlık ortamından neredeyse tamamen kopmuş idarenin yaptığı en büyük hatalardan birisi sanırım Fikirtepe projesi. “Parsel ölçeğinden ada ölçeğine büyü de gel, emsalini (yeni başlayanlar için kısaca inşaat alanını diyelim) ikiyle çarpayım” matematiksel yaklaşımıyla, içinden çıkılması neredeyse olanaksız yeni bir sorunumuz oldu.
Bu yeni olumsuz örnek “kentsel dönüşüm”ün önünde yepyeni kocaman bir sorun. Çünkü ondan sonra yapılacak “kentsel dönüşüm”lerde artık hep o emsal istenecek, isteniyor da.

Four Winds & Onaltı Dokuz
Yükseklikleri ile ne kadar çok konuşulduklarını hepimiz biliyoruz. Başbakan’ın geliştiricisine “küstüm” demesine kadar giden olaylar bugün yaşadıklarımızı özellikle Başbakan’ın tavırları üzerinden açıklar nitelikte. Keşke birbirimizi hiç üzmesek, kimse kimseye küsmese de şu mimarlık denen şeyden zamanında yararlanılabilseydik. Küsmek yerine yapılabilecekleri sıralamıyorum artık.

Haliç Metro Köprüsü
Başbakan mimarlıkla ilgili neredeyse tüm konuşmalarında “Osmanlı – Selçuklu”yu gündeme taşıyor. Bunun sonucu olarak da neredeyse tüm devlet bürokrasisi ve AK Partili belediyeler bu ne olduğunu bilmediğimiz kavramın peşinden koşuyor. Biz mimarlar da hemen her ortamda durumu anlatmaya çalışıyoruz. Yani bir kişinin en üstten yarattığı iletişimi aşağıda binlerce mimar kurtarmaya, nitelikli üretim yapmaya devam etmeye çalışıyor.
Öte yandan ne mi oluyor: Bana göre Osmanlı ve Sinan’ın en önemli eserlerinden olan Süleymaniye’nin en iyi görüntü verdiği yere Haliç Metro Köprüsü’nü yapıyoruz. Yine mimarlık ortamının neredeyse tümünün itirazlarına rağmen. Atatürk Köprüsü ile birleştirilme olanaklarının ne kadar zorlandığı bilinmeden. Hepimizin gözleri önünde; hepimizi kahrederek.

Haydarpaşa & Galataport
Birbirine çok benzer bu iki alanın kente yeniden kazandırılmasına hayır denmeyecektir. Lakin her iki alanın tasarım süreçleri de her zaman olduğu gibi kapalı yürütülüyor.

Lastik tekerlekli tüp geçiş
Hızla Marmaray projesini yapmış bir iktidarın Tarihi Yarımada’ya darbe vuracak bu projeyi nasıl yaptığını açıkçası aklım almıyor. Fazla söze gerek yok, bu bir cinayet. Ve yine mimarların söylediklerine kulaklar tıkalı.

Olimpiyat projeleri
Gezi Parkı olaylarından iki ay önce gündemimize düşen projeler kelimenin tam anlamıyla ürkütücüydü. Mimarlık ortamının ürkütücü başka projeler de görmüşlüğü var, bu konuda tecrübesiz sayılmaz. Ama Olimpiyat için hazırlanan projelerin tasarımcıları dahi bilinmiyordu, hala bilinmiyor. “Tayvan’da bir rendır ofisi hazırlamış” söylentilerinin önünün alınamadığı ortamda mimarlık iktidar ilkişkisinden elbette bahsetmek mümkün değil.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı & TOKİ
Fazla söze gerek yok. Ne Bakanlık’ta ne de TOKİ’de mimarlığın kıymeti harbiyesi yok.

Yenikapı ve Maltepe dolguları
“Kentsel dönüşüm” yapıyoruz. Bu moloz demek. Molozları dökecek alanlar lazım. İyisi mi bir Anadolu Yakası’nda bir de Avrupa yakasında moloz döküm yeri oluşturalım. Bunlardan birisi Tarihi Yarımada’nın uzaydan görüntüsünü de değiştirecek olsa da umursamayalım…
Yenikapı Transfer Merkezi için yapılan yarışmada geliştirilen tüm fikirleri de çöpe atalım…

Meydanlar: Taksim, Kadıköy, Üsküdar
Bu meydanların her birisi ilçe belediyesinin de katılımıyla nitelikli tasarlanmayı hakediyor ve buna ihtiyaç da var. Oysa yine ecdad mirası Üsküdar’ın hali ortada. Marmaray nedeniyle oraya yapılan yapıların ve aynı nedenle bu güzel Osmanlı Meydanı’nın neye benzeyecek olduğu konusunda mimarların görüşlerinin alınmasını boşverelim mimarlık ortamı neyle karşılaşacağını bile bilmiyor. Kadıköy Meydanı konusunda tartışmanın gelip de kilitlendiği yer ancak Atatürk heykeli olabiliyor. Taksim’i ise hep birlikte yaşadık, bu yazıda daha geniş bir yeri hakediyor.

Karaköy İskelesi
İskele Kasım 2008′de yani bugünden tam dörtbuçuk yıl önce bir lodos fırtınası sırasında battı. Açıkçası iyi de oldu. Çok kötü bir yapıydı. Dörtbuçuk sene iyi bir tasarım elde etmek ve hatta bunu uygulamak için oldukça önemli bir zaman. Ayrıca iskelenin çevresel verileri ve yolcu kapasitesi iyi bir tasarım elde etmek için çok şey içeriyor. Demem o ki burada yapılacak tasarımın dünya çapında bir mimarlık ürünü olması için ortam fazlasıyla hazır. Tek yapılması gereken bu mimarlık hizmetini almayı becermek.
Ama dörtbuçuk yıl öylece geçiverdi. Bir mega proje olmayan bu küçük sorunu özellikle örnek olarak verdim. Sıkıntının maddi olmadığını iyi anlatan bir örnek olduğu için de.

Bu listeyi uzatmak, yeni projeler, kurumlar ve sorunlar eklemek mümkün ama özellikle mimarlık alanı dışından olanlar için ortamı anlatmaya bu kadarı yetecektir. Mimarlar ne yazık ki tüm bu olan bitenin zaten tam ortasından izliyor.

Taksim Meselesi
Kentsel sorunumuz çok da neden Taksim’de patladı?

“Taksim, gücü her elinde tutanın bayrağını dikeceği bir burç değil. Taksim, İstanbul’un merkezi, herkesin gözbebeği; anıların, felaketlerin, fotoğrafların, bayramların, kartpostalların fonu. İstanbul’da değil, Dünya’da bir nokta.”

Mart 2012′de Derdimiz İstanbul grubunun gazetede yer alan ilanı Taksim’in önemini yukarıdaki satırlar ile çiziyordu. Geçtiğimiz 10 günde yaşananlar bu satırların ne kadar da haklı olduğunu bir kez daha gösterdi. Türkiye’nin hemen hemen tüm renkleri 10 gündür Taksim’de. Taksim bu çok sesliliğe uygun bir tasarımı hakediyor. Taksim tasarlanmayı hakediyor.

1930′lu yıllarda hükümet tarafından İstanbul Nazım Planı’nı hazırlamak üzere davet edilen Henri Prost’un 2 numaralı park tasarımı kapsamında yıkılıyor bugünkü tartışmalara konu olan Topçu Kışlası. Ve yeniden 16 Eylül 2011′de İBB Meclisi’nin aldığı kararla gündeme taşınıyor.

1930′da bırakalım Taksim ve çevresini tüm İstanbul için çözümler üreten merkezi bir tavır var. Bugün ise 1930′da yapıldığı iddia edilen bir hatanın noktasal olarak çözüm arayışı var. 1930′da yapılanların doğru ya da yanlış tartışmasına girmeye bile gerek yok. Bugün yöntem yanlış.
Taksim meselesinde yapılması gereken çok da karmaşık değil, önce veriler:

İktidar ne istiyor?

  • Topçu Kışlası’nın orada olduğunu bugün de görmek isteyen, halkın oyuyla seçilmiş ilçe belediyesi, büyükşehir belediyesi ve hükümet var. Arada unutuyoruz: Topçu Kışlası’nın yapılması İBB Meclisi’nin kararıyla oluyor.
  • Evet Başbakan her işe müdahale ediyor olabilir; kararı yerel düzeyde almıyor olabilirler, lakin yerel yöneticiler bu durumu kabul ettiklerine göre sorunu orasından tartışmak anlamlı değil. (Bundan bambaşka bir tartışma çıkıyor ama başka bir uzun yazının konusu.)
  • Belediye ve hükümet Taksim’de yayalaştırma projesi adı altında yürütülen trafiğin yer altına alınmasını, trafiğin çözümü olarak görüyor ve istiyor.
  • Bir son dakika gelişmesi olarak AKM’nin yıkılmasını istiyor.

Karşı çıkanlar ne istiyor?

  • Parkın park olarak korunmasını istiyor.
  • Dalış tünellerinin yapılmamasını istiyor.
  • AKM’nin yıkılmamasını talep ediyor.

Bir de söylenmeyen var. İktidar açıkça dile getirmese de AKM’nin yapımı ve Topçu Kışlası’nın yıkılmasını meydandaki Kemalizm’in izi olarak okuyor. Ve buna karşılık AKM’yi yıkmak ve Topçu Kışlası’nı yeniden yapmak istiyor. Bunu dileyen Yeni Osmanlıcılık dileyen de çevrenin merkezi ele geçirmesi olarak okuyabilir.

Bu arada Başbakan’ın üslubu yüzünden iş öyle bir hal aldı ki. Belediye ve hükümet Topçu Kışlası’nı yapmaktan, AKM’yi de yıkmaktan vazgeçse bile bunu kamuoyu önünde söylemesi Başbakan’ın geri adım atması anlamına geleceği için yapamıyor, yapmıyor.

Peki bu çok boyutlu siyasi ve mimari soruna nasıl çözüm bulacağız? Herkesi memnun edecek bir çözüm bulunabilir mi? Bence evet.

gezi

Hava fotoğrafında da görülen alanı İstanbul’un ve Dünya’nın en önemli parklarından birisi olması vizyonuyla yeniden tasarlamak çözümün önünü açar.

  • Bu tasarımla iktidarın ve karşı çıkanların beklentileri kazan / kazan formülünü de aşacak bir şekilde karşılanabilir.
  • Tek bir ağaç bile kesilmeden Topçu Kışlası’nın daha önce orada olduğu çeşitli alternatif yöntemlerle anlatılabilir. Bu alternatif yöntemleri tartışmak bu yazıya da Başbakan’a da karşı çıkanlara da düşmez. Mimarlık alanı bu sorunla kolayca başedecektir.
  • Başbakan AKM’nin simgelediği modernizme karşı. Bunu konuşmalarından birisinde “AKM’yi yıkacağız, yerine Barok bir opera binası yapacağız” diyerek açıkladı. Oysa Türkiye’nin tam merkezinde sadece günde bir defa kullanılacak bir Opera binası yerine AKM gerçek manada bir çağdaş kültür merkezi olabilir. İstanbul’un böyle bir merkeze ihtiyacı var. Ve elbette döneminin en iyi örneklerinden birisi olan AKM kültürel bir miras olarak korunarak yapılmalı tüm bunlar. İstanbul’un bir operası yok. Her konuşmasında marka şehirden bahsedenlerin bu eksiği acilen görmeleri ve yeni bir opera binası yeri tahsis etmeleri gerekiyor. Bu paragraf biraz da kişisel görüş içeriyor, o kadar olsun, affedin.

Bunları söylemesi kolay da nasıl olacak? Yönteme ilişkin çözümüm de elbette yarışma.

Taksim tartışmalarının ilk alevlendiği zamanlarda da yarışma gündeme gelmiş sonra yarışma karşıtlarınca konusu bile açılamayacak hale getirilmişti. Yarışmaya bu derece mesafeli yaklaşan ya da Çamlıca Camisi Yarışması gibi yarışmaları örnek verip “hıı bak yarışmayla olunca da böyle oluyor” diyenleri anlamak mümkün değil. Çünkü ülkede yapılan yapıların onbinde biri bile yarışmayla yapılmıyor. Önce yarışmayla yapılmayanlarda ne olduğuna bakmaları gerek.

Neden yarışma?

  • KATILIMCIDIR. Konuyla ilgili olabilecek kurumlarla işbirlikleri kurulmasına olanak verir. Yarışma şartnamesinin hazırlanmasından değerlendirme süreci tamamlanana kadar bu işbirliği sürdürülebilir.
  • ŞEFFAFTIR. Proje elde etme yöntemleri içinde süreci en şeffaf olandır. Mevcut yönetmeliklerin tanımladığı aşırı kısıtlı çerçeve bile sürecin diğer tüm yöntemlerden daha şeffaf yürütülmesine olanak tanır.
  • REKABETÇİDİR. Serbest bir rekabet ortamında gerçekleşir. Bu hem tasarımcıların görüşlerini eşit koşullarda sunmalarına hem de işverenin farklı alternatifler arasından seçim yapmasına olanak verir.
  • SAY SAY BİTMEZ: Akademik araştırmalara zemin hazırlar; Farklı mesleklerden uzmanların görüşlerinin alınmasını sağlar; mimarlık camiasını hareketlendirir; vb.

Hiç uzatmadan İstanbul’un bu yeni dünya parkı için hemen şimdi yarışma diyorum.

Sözleşmeye Uygun Davranmamak Hırsızlıktır

Başbakan’ın danışmanları, İMP, İBB ve niceleri Başbakan’a verdikleri danışmanlıkla sınıfta kalıyorlar. Ya da veremedikleri…

Yarışma nedir? Ankaralı mimarlar; KİK, Oda ya da SMD yönetmeliğine göre yapılmadığında hemen bir koruma refleksi ile “Bu yarışma değil, teklif isteme” derler. Oysa mesela Çamlıca da Yenikapı da bir özel sektör kurumunun üç mimarı çağırarak önceden koşulları belli ederek ve ödemesini de yaparak yaptığı da yarışmadır. Yarışma kelimesinin anlamıyla oynama çabası sonucu değiştirmez, yarışma yarışmadır. Ankaralı mimarlık ortamının bu iddiası çoğu zaman İstanbul tarafından da sahiplenilir ve ortama yeniden sunulur.

Yarışmanın kelime anlamını tartışmak yerine doğru yarışma, yanlış yarışma nedir; yarışma ahlakı nedir, bu ahlak aslında toplumsal kabul gören ahlakla eşdeğerdir gibi konuları gündemde tutmak çok daha doğru görünüyor.

Çamlıca Yarışması yapılan hatalarıyla baştan aşağıya bir başarısızlık hikayesiydi (Okumayan varsa kişisel bloğumda yazdım, Arkitera’da da yayınlandı hatalar silsilesi). Yenikapı Yarışması için Çamlıca Yarışması benzeri notlar düşmek oldukça kolay, aynı hatalara sahip bir yarışmaydı. Yakın zamanda sonuçlanan kentsel metin yarışması Gelecek İstanbul da süreç hatalarıyla bu yarışmalardan farklı değildi örneğin.

Gelelim konumuza: Çamlıca Kulesi Yarışması mimarlık ortamının sorunlu kabul ettiği yarışmalardan birisi değildi. Bugüne kadar.

Bir yarışma esasen şartnamesiyle vardır. Şartname, yarışmacıyla idare arasında ikili bir sözleşme olarak görülebilir. Yarışmayı açan kurum bu anlaşma metnini yazarken isteklerini ve sağlayacaklarını yarışmacılara bildirir ve yarışmaya katılan tüm adaylarla arasında bir sözleşme hazırlamış olur. Bu anlaşmaya dayanarak yarışmacı projesini hazırlar, saatlerce zaman harcar, emeğini verir. Eğer bu sözleşmenin dışına çıkarsanız yaptığınızın adı yarışmacının emeğini çalmaktır, hırsızlık yani. Hırsızlık ahlaksızca bir iştir, her tür toplum ve dinin en başta yasakladığıdır.

Ayrıntıya girildiğinde “Ödüllerin parasını verdik ya” gibi bir açıklama gelebilir. Unutulmamalı ki mesele parayı vermek değil sözleşmeye uygun davranmak. Ödül bedeli bu sözleşmenin sadece bir kısmı. Çamlıca Kulesi örneğinde yarışma KİK Yarışmalar Yönetmeliği üzerinden açıldı. Bu, yarışma şartnamesinin aynı zamanda KİK Yarışmalar Yönetmeliği’ne de uygun olmasını gerekli kılar. Sadece hukuki zeminde okumak da anlamsızdır bu durumu. KİK Yarışmalar Yönetmeliği ve Yarışma Şartnamesi’ne uygun olmayan çözümler bu yarışmaya katılan yarışmacıların haklarını çalmaktır.

Çamlıca Kulesi Yarışması şartnamesini yeniden okumadım ama KİK Yönetmeliği’ni ezbere biliyorum ve şartname yönetmeliğe uygun olmak durumunda. Ve yönetmeliğe göre idare birinci ile anlaşamazsa en fazla ikinci ile görüşebilir. Basit üç soru var: Birinci ödül müellifi ile neden anlaşılamadı? İkinci ödül müellifi ile görüşüldü mü? Görüşüldü ise neden anlaşılamadı?

Bu soruların cevaplarını muhatapları hızla yanıtlamalı.

Gelelim 3. ödül sahiplerine. Yapmaları gereken oldukça basit. Biz bunu kabul edemeyiz demek zorundalar. Bu meseleyi uzun uzadıya tartışmaya, üzerinde düşünmeye bile gerek yok. Hele de “Ben yapmasam başka kötü bir proje uygulanacak zaten” söylemi kökten hatalı. Mimarlık ortamı keskinliğini bırakmalı ve uzlaşmacı olmalı ama uzlaşmacılık etik değerlerden yoksun olacağımız anlamını da taşımamalı.

Göztepe Parkı’na Cami

İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi ve plan ve bütçe komisyonu başkanı Abubekir Taşyürek’in “İBB Meclisi Kadiköy Göztepe Parkı’na Mahkeme Kararı doğrultusunda CHP’nin muhalefetine rağmen Cami yapım kararı aldı.HayırlıOlsun” tiviti ile ortalık bu defa Göztepe Parkı’na (Tam adı Göztepe 60. Yıl Parkı) cami tartışmaları için hareketlendi.

Parka cami tartışması yeni değil:

  • Büyükşehir Belediye Meclisi Eylül 2005′te parka dini tesi yapımıyla ilgili karar alıyor.
  • Bu karara yapılan itiraz İstanbul 5. İdare Mahkemesi tarafından kabul ediliyor ve karar geçersiz duruma geliyor.
    2006′daki bu iptal kararı bilirkişinin, alanın yakınındaki 3 caminin yürüme mesafesinde bulunduğu ve bölgede yeşil alan miktarının asgari standardın altında olduğuna dikkat çeken raporuyla alınıyor. 
  • Danıştay 6. Dairesi ise 1 Haziran 2011 tarihli kararında daha önceki 3 camiyi yetersiz ve yeşil alan miktarını da ortalamanın üzerinde buluyor.
  • Konunun yeniden gündeme taşınmasını sağlayan İBB Meclis Kararı 23 Kasım 2012 tarihli.
    İBB Meclisi 19 Eylül 2005 tarihli eski meclis kararının Danıştay’ın İdare Mahkemesi tarafından verilen kararı iptal etmesi ile geçerliliğini sürdüren 1/5000 ölçekli plana atıfta bulunurak bu kararını alıyor.

23 Kasım tarihli kararın alınmasını takiben Kadıköy Belediyesi bir yandan #GöztepeYeşilKalacak etiketi ile sosyal medyada kampanya başlatırken öte yandan Başkan Selami Öztürk Kadıköylüler’e sakin olun çağrısında bulunuyor.

Göztepe Parkı’na bir cami yapılmalı mı sorusunu cevaplamaya çalışmak bölgeyi tanımakla başlamalı.

Parkın da üzerinde bulunduğu Bağdat Caddesi ülkenin en önemli alışveriş bulvarlarından birisi. Suadiye’den başlayan mağaza yoğunluğu tam da aşağı yukarı Göztepe Parkı’nın oralarda azalır. Bağdat Caddesi’nin Göztepe Parkı’nın olduğu yerden iki ayrı özellikte caddeye dönüştüğü söylenebilir.

Göztepe Parkı için Bağdat Caddesi kadar önemli bir diğer yol İstasyon Caddesi. (Tütüncü Mehmet Efendi) Bilmeyenler için yazalım. Sahil Yolu (Cemil Topuzlu), Bağdat Caddesi ve Minibüs Caddesi (Fahrettin Kerim Gökaltay) Kadıköy’den başlar ve İzmit yönüne doğru paralel olarak gider. Bu bulvarları birbirine bağlayan bir kaç önemli dik cadde vardır. İşte Tütüncü Mehmet Efendi bu bulvarlardan en önemlisi. Sahilden başlar ve Minibüs Caddesi’ne kadar yoğun bir yaya, araç ve alışveriş caddesi olarak devam eder.

İstanbul’un belki Türkiye’nin en nitelikli parklarından birisi olan Özgürlük Parkı ile Kadıköy Meydanı’ndan başlayarak güneydoğu yönünde ilçe sınırına kadar oldukça konforlu ve bütünleşik bir şekilde uzanan sahil parkını iki önemli yeşil alan olarak vurgulamak lazım.

Göztepe Parkı’nı merkeze alırsak 1,5km’lik bir daire içinde 5 cami ve 25 okul (kreş, ana okulu ve yüksek eğitim hariç) var.

Parka yakın camilerden Caddebostan’daki Galip Paşa camisi bölgenin önemli cenaze namazlarının da kılındığı cami. Vefat eden kişinin tanınmışlığına göre Bağdat Caddesi’nin trafiğini çok ciddi olarak etkiliyor. Ayrıca tanınmış olsun olmasın cuma ve bayram namazları için otopark sorunu var.

Göztepe Parkı’na en yakın cami ise Selamiçeşme Camisi. Bu caminin parka mesafesi sadece 700m ve cuma namazlarında dışarıda kalma sorunu da yok. Yani cuma namazında bile cami cemaate yeterli geliyor.
Göztepe Parkı ile Özgürlük Parkı arasında bir yerde bundan 3-4 sene öncesine kadar Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün tesisleri vardı. Bu tesisler eski mülkiyet sahibi Maliye Bakanlığı tarafından Taşyapı AŞ’ye kat karşılığı ihale ediliyor ve Büyükşehir Belediyesi’nce Bölge planları içerisinde 1/5000’lik planda şu andaki İmar haklarına kavuşturuluyor. Şu andaki halini anlatmak yerine tam caminin yapılacağı yerden çekilmiş bir fotoğraf ekliyorum. Etrafında 4-5 katlı binalar olduğunu da unutmamalı.

İstasyon Caddesi ile Bağdat Caddesi’nin kesiştiği köşede bir villa vardı: Villa Maral. Emin Onat tasarımı bu karakteristik bina çok kötü bir yenileme uygulaması ile adeta katledildi. Göztepe Parkı’nın komşusu hatta mimarlığa ve geçmişine gereken değeri veren herhangi bir ülkede Göztepe Parkı’nda yapılacak projenin girdilerinden olabilecek bu bilgiyi de vermeden geçemiyorum.

Göztepe Parkı ve çevresini işte yukarıda tanımladığım durumda…

Kentsel tartışmalarda nitelikli bilgi edinme sorunu Göztepe Camisi tartışmasında da kendisini gösterdi. İBB Meclisi’nde çıkan kararın tam olarak nereye ilişkin olduğunu İBB web sitesinde bulmak mümkün olmadı. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün bir TV yayınına çıktığında elindeki bir panodan gösterdiği iki yer dışında caminin tam olarak parkın neresine yapılacağına ilişkin bilgimiz olamadı.

Tartışma konumuz olan Göztepe Parkı uzun yıllardır kötü yönetiliyor. Sahil Yolu tarafında dört tarafı yüksek duvarlarla çevrili tuhaf bir gül bahçesi yapıldı. O gül bahçesinin son durumunu bilmiyorum. Ortasında Spor AŞ’nin tesisleri var ve bu tesislerin komşusu da yine İBB’ye bağlı Park ve Bahçeler Müdürlüğü. Müdürlüğün Anadolu yakası buradan yönetiliyor.

Ana arterler Büyükşehir’e bağlı, dolayısıyla ana arter üzerindeki Göztepe Parkı da İBB’ye bağlı. Neden Kadıköy Belediyesi sınırları içinde bir parkı İBB işletir? Bir Kadıköylü olarak basit bir parkın hesabını da İBB’den mi sormak zorundayım? Hani yerinden yönetim?

Cami de okul, kütüphane, park gibi bir kentsel donatı. İhtiyaç varsa yapılmak zorunda. Göztepe Parkı tartışmasında CHP’lilerin sıklıkla dile getirdiği “biz camiye karşı değiliz” söylemi de AKP’nin yerel talepleri umursamadan yapmak üzerine harekete geçmesi de kötü siyaset bana kalırsa.

İhtiyaçsa parkın Bağdat Caddesi tarafına bile cami yapılabilir. Ama neyin ihtiyaç olduğunu bile tartışamıyoruz. Öte yandan ihtiyacı belli etmek de yetmez. Tasarım kararları mahkemeler, başkanlar ya da meclislerce alınamaz. İlla cami yapılacaksa Göztepe Parkı ve çevresi kentsel tasarım yarışması açılır otopark, nitelikli yeşil alan, nitelikli spor tesisi, cami ve başka donatılar çözülür.

Hiç üzerime vazife değil ama zihinleri kurcalamak için yazmadan edemiyorum: Tasarımla, İstasyon Caddesi’nin Göztepe Parkı’na bakan kısımı Türkiye’nin en değerli emlaklarından olabilir. Göztepe Parkı güneyde sadece 4 bloğun kamulaştırılması ile denize açılabilir. Bağdat Caddesi üzerinde daha önce katledilen Emin Onat tasarımı Villa Maral ihya edilebilir.

Göztepe Parkı sahil ya da Özgürlük Parkı ile yarışamıyor. Parkın ziyaret sayısını Foursquare’de yapılan çekin sayısından rahatlıkla okuyabiliyoruz. Göztepe Parkı, Bağdat Caddesi ile Sahil Yolu gibi bölgenin en önemli iki yolu üzerinde olmasına rağmen mahalle arasında bulunan Özgürlük Parkı tam iki katı ziyaretçiye sahip Foursquare’e göre. Zaten bölgede oturan, çalışan ve spor yapan birisi olarak bunu ben de söyleyebilirim. Bu durumda Göztepe Parkı’nın sahil ve Özgürlük Parkı ile rekabet etmesi değil açılım sağlaması beklenmeli. Bu açılımı İBB yapamaz en başta parkın Kadıköy Belediyesi’ne devredilmesi gerek.

Çok uzattım, kısaca çözüm nitelikli bilgi elde etme ve iyi tasarımda.

Çamlıca Yarışması

Uzun süredir TV izlemiyorum ama tam o gün tesadüfen TV başındaydım. Başbakan bir toplantıda konuşuyordu. Canlı yayında şunları söyledi “Çamlıca’daki televizyon kulesinin yanında 15 bin metrekare üzerinde bir cami yapacağız. Bunların da proje çalışmaları son safhalarına geldi. Öyle zannediyorum ki 2 ayda dozerler çalışmaya başlar.”

Dozerler çalışmaya başlamadı, proje de tamamlanmadı ama Başbakan’ın açıklamasından yaklaşık iki ay sonra Çamlıca Yarışması ilan edildi. Yarışma, mimarlık ortamının hiç de alışkın olmadığı bir süreçle tamamlandı geçtiğimiz hafta içinde.

Mimarlıkta Yarışma Nedir?

Bir kurum projesini çeşitli yöntemlerle elde edebilir. Bu bir kamu kurumu ise seçenekleri azalır. Ya ihale yapmalıdır ya da yarışma. Çamlıca Yarışması’nın görünür sahibi olan Vakıf, Kamu İhale Kanunu hükümlerine tabii bir kurum olmadığı için yarışmaların nasıl yapılması gerektiğini 4734 numaralı Kamu İhale Kanunu’na bağlı olarak tanımlayan 24973 numaralı Yarışmalar Yönetmeliğine göre yapmak zorunda değildir. Başka bir deyişle Vakfın yarışmayı düzenlerken, kendi açısından dikkat etmesi gereken bir kanun yok. Yarışma sonrası medyada yer alan yönetmeliğe aykırı kararlar verildi söylemleri de hukuki açıdan doğru değil.

Yarışmanın hem bir proje elde etmek isteyen idare; hem tasarımcı; hem de mimarlık ortamı için pek çok avantajı var. Yeri gelmişken bu avantajları sıralayalım:

Mimari proje yarışmaları;

  • Serbest bir rekabet ortamında gerçekleşir.
  • Herkesin katılımına açıktır.
  • İşverene farklı alternatifler arasından seçme imkanı verir.
  • Akademik araştırmalara zemin hazırlar.
  • Farklı mesleklerden uzmanların görüşlerinin alınmasını sağlar.
  • Mimarlık ortamını hareketlendirir.
  • Düzenleyene görünürlük ve itibar artırma fırsatı yaratır.
  • İlgi çekici, katılıma açık bir süreç yaşanmasını sağlar.
  • STK’lar ve konuyla ilgili olabilecek kurumlarla işbirlikleri kurulmasına olanak verir.

Çamlıca Yarışması’nda Yapılan Hatalar

Şunu açıkça söyleyelim önce: Çamlıca Yarışması, Türk mimarlığının gelmiş geçmiş en büyük ödüllü; süreci en kötü yönetilen; en başarısız yarışmasıdır.

Bir yarışmanın şartnamesi ve jürisi ona değer katar. Hep böyle söyleriz. Esasında daha önemli bir şey var. Bunu tek kelime ile ifade edemedim: Tutarlılık, kararlılık ve güvenilirlik. Çamlıca Yarışması bu konuda sınıfta kaldı. Şartnamenin içerdiği hatalardan bağımsız olarak güven vermedi.

Süreçte Yapılan Hatalar

  • Yarışma ilan edildi ama web sitesi açılamadı, şartname ilan edilmedi. Bir tuhaf ilandı.
  • Şartnamede ismi olan jüri üyelerinden Murat Soygeniş daha yarışma açıklanır açıklanmaz jüride olmadığını yazılı olarak duyurdu.
    Küçük gibi görünen bu hata aslında jürinin yarışma öncesi toplanmadığını, toplanmış olsa bile jüri olarak öngörülen tüm üyelerin katılımıyla toplanmadığını gösteriyordu.
  • Bir diğer jüri üyesi Hilmi Şenalp yarışma sürecinin ortasında istifa etti.
    Şartnamede “Projelerin teslim tarihine kadar yarışmayı düzenleyen kuruluş, Danışmanlar, Seçici Kurul Üyeleri ve Raportörleri değiştirmekte serbesttir.” ibaresi var. Ve yarışmaya bu kabul ile giriliyor. Ancak Şenalp yarışmayı düzenleyen kuruluş tarafından değiştirilmedi, kendisi istifa etti.
  • Hilmi Şenalp’in istifasına rağmen bugün hala yarışma web sitesinde adı duruyor.
    Web sitesinde hala Şenalp’in isminin duruyor olması bir hassasiyet göstergesi aslında. Web sitesinden bir jüri ismini 3 aydır kaldırmayan yarışma organizasyonunun projeleri sağlıklı değerlendirmediğini, yeterince titiz davranmadığını iddia etmek pek tabii ki de mümkün.
  • Yarışma süresi 42 gün gibi kısa bir süreydi. Projenin vizyonerlik iddiası ve ödül miktarına göre bu süre çok kısaydı. Ancak buna rağmen öncesinde ve sonrasında 42 günün bir kaç katı zaman boşa harcandı.
  • Şartnameye göre 10 Eylül’de ilan edilmesi gereken sonuçlar 2 aydan daha uzun bir gecikmeyle 15 Kasım’da ilan edilebildi.
  • Şartnamede belirtilen 1.lik Ödülü verilmedi. Burada katılımcılara karşı büyük bir haksızlık yapıldı.
  • Şartnamede herhangi bir şekilde geçmediği halde 20 projenin finale kaldığı duyuruldu.
  • Yarışmaya katılan proje sayısı önce 47 daha sonra 62 ve en son Başbakan tarafından 90′ı aşkın olarak açıklandı.
  • 42 günlük kısıtlayıcı sürenin ardından değerlendirme 70 günde yapıldı. Ancak ikinciliği paylaşan iki projeden hangisinin uygulanacağı yarışma sonuçlarının ilanının hemen ertesi günü belli olmuştu bile.

Süreç içinde yapılan bu hatalar mimarlık ortamının güvenini tümden sarstı ve yarışma organize olmayan bir şekilde boykot edildi. Bu da Türk mimarlık ortamı için gurur duyulabilecek bir ilk.

Kurgudaki Hatalar

Süreçte yapılan güven sarsıcı hatalara ek olarak yarışma kurgusu baştan yanlıştı.

  • Jüride yarışma kültürü içinden gelen neredeyse hiç kimse yoktu.
    Şartname ve süreçte yapılan hatalar büyük oranda bu nedenle oluştu.
  • Jüri başkanı daha önce mimari bir üretimi olmayan bir şehir plancısı idi.
  • Yarışma süresi çok kısaydı.
  • Şartnamedeki “Osmanlı Türk mimari üslubunu yansıtacak” ibaresinin jüri tarafından objektif olarak değerlendilme olanağı yoktu. Bugün ne iktidar ne de mimarlık ortamı “Osmanlı Türk mimarlığı” diye bir şeyi tanımlayamaz, parmakla gösteremez. Jüriler nesnel karar alırlar ama şartnamenin mutlaka öznel olması beklenir. Bu yönlendirme çabasının vardığı “kitsch” sonuçları tasarımlardan görüyoruz.
  • Yarışma, yönetmeliğe göre açılmak zorunda değildi ve öyle de açılmadı. Ama buna rağmen kopyala yapıştır mantığı şartnamede izleniyordu. Mesela Mimarlar Odası ile hiç bir ilişkiye geçilmediği halde üyesi olmak ve meslekten men cezalısı durumunda bulunmamak şartı aranıyordu. Oda’nın kabul etmemesi halinde yarışma idaresinin bu koşulu kontrol etme olanağı yoktu.

Yarışma sürecinde başka neler oldu?

  • Mimarlar Odası açıklaması beklendiği gibiydi. Oda şaşırtmadı.
  • SMD’lerin açıklaması da Oda’nın açıklamasına oldukça yakındı. Şaşırtan SMD’lerin açıklaması değil ama açıklamalarına rağmen iki üyesinin yarışmaya katılımı oldu.
  • XXI Dergisi “Serbest Atış / Absürd Fikirlere Çağrı: Alternatif Çamlıca Camisi Yarışması” isimli bir yarışma düzenledi.
  • Adnan Hoca bile hayalindeki Çamlıca Camisi’ni anlattı :)

Sonuca Doğru

Mimarlar sanıldığı kadar kazanan bir meslek grubu değil. İstisnalar elbette var ama çok iyi mimarlık yapabilecek ofisler bile ancak maaşlarını SGK primlerini ödüyor ödeyemiyor. Demem o ki Çamlıca Yarışması’nda dağıtılan ödül pek çok genç, başarılı ofise ilaç gibi gelebilirdi. Ve şunu da çok iyi bilmek lazım bu yarışmaya katılsa ödül alabilecek yüzlerce mimarımız var. Katılmadılar. Mimarlık ortamı zor bir sınavı başarıyla atlattı.

Ne Yapmalı?

Çamlıca’ya bir cami yapılır mı? Karar Başbakan tarafından bir gecede açıklabilir mi? TOKİ’nin İBB Meclisi’nden dahi geçmeyen imar planı değişikliği ne kadar doğru? Bu tartışmalar haklı ve çeşitli kişilerce dillendiriliyor. Bu konulara girmeden Çamlıca’ya bir cami yapma kararına ilişkin yazdım, öyle devam ediyorum.

Cami

Caminin cemaate ihtiyacı var. Cemaat fuara gider gibi camiye gitmiyor. İşini yapıyor, evinde oturuyor, çarşıya gidiyor, zamanı gelince de camiye gidiyor. Dolayısıyla Çamlıca’ya cami fikri cemaat ve kurgulanmış bir hayat olmadığı için bence en başından hatalı. Hal böyle olunca ve yarışma birifi de simge yapı oluşturmak üzerine tanımlanınca ortaya heykelimsi tuhaf tasarımlar çıkıyor.

Oysa mimarlık çevreden gelen girdilerle, insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzerine yapılmalı. Çamlıca Camisi için ne kadar uğraşırsak uğraşalım Erenköy’deki Zihni Paşa Camisi’nin etrafıyla oluşturduğu mekansal bütünlük olamıyor. Tarihi Yarımada ya da Üsküdar’dan örnek vermeye gerek bile yok. Fatih Camisi’nin etrafını bir düşünmek yeter herhalde.

Kısacası Çamlıca’da bir cami yapılacaksa önce kentle ilişkisi, oradaki hayat ve camiyi kimin kullanacağı kurgulanmalı.

Şimdi Ne Yapılabilir?

Başbakan’ın projenin duyurusunu yapmasının üzerinden 5,5 ay geçti. O konuşmada inşaatın iki ay içinde başlayacağı söylenmişti. Zaman sıkıtısı yok madem yapılması gereken oldukça basit: Yapılacak cami için nitelikli bir yarışma açmak.

Venedik Mimarlik Bienali notlarım

Venedik Mimarlık Bienali’ne gidip bir yazı yazmamak olmazdı. Bu konuda çok yazıldı çizildi dolayısıyla ben daha önce yazılanları tekrar etmemeye özen göstererek yazacağım.

İlk notum öğrencilere ve bütçesi kısıtlı mimarlara: Eğer mimarlığı sadece para kazanmaya yarayan bir iş değil de aynı zamanda hayatınızın bir parçası olarak görüyorsanız Bienali görmeme gibi bir lüksünüz olamaz. Geçti mi bir sonraki tam iki sene sonra ve dünyanın en önemli mimarlık etkinliği olduğunu iddia etmekte bir sakınca görmüyorum.

THY İstanbul’dan Venedik’e günde 2 kez uçuyor. Bir sabah uçuşu ile Venedik’e gidilir ve sadece bir gece konaklanarak ertesi gün akşam üzeri uçuşu ile dönülür. Elbette istenildiği kadar uzun kalınabilir. Açılış zamanı tavan yapmış otel fiyatları bugünlerde biraz daha makul. Sadece bir gece konaklanacaksa otelde kalınmalı. Artık hepimizin kullandığı otel sitesi Booking.com’a alternatif olarak …… kullanılabilir. Trevigo Booking.com’dan farklı olarak benzer 4-5 siteyi daha tarayarak size aradığınız yerdeki en ucuz otel alternatifini buluyor. Uçuş için ben THY’ciyimdir ama siz en ucuz alternatifi bulmak istiyorsanız önerim Skyscanner.com.

Marco Polo Havalimanı’ndan Venedik’e karadan ya da denizden ulaşılabiliyor. Venedik’in deniz toplu taşıma aracı Vaporetto ile Havalimanı Venedik 1 saat 20 dakika. Karayolu kullanımı ve daha sonra otelinizin yerine göre kullanacağınız Vaporetto ile bu süre biraz daha kısalabilir. Otelinizi Arsenale’in yakınında bir yerden seçmenizi öneririm.

Uçtunuz, otelinize ulaştınız. Artık Bienali gezmek için hazırsınız.

Bienal benim izlediğim son 10 yıldır hemen hemen hep aynı yapıda: Arsenale küratörün mekanı. Giardini ülke pavyonları; Giardini’nin içinde İtalyan pavyonu ayrı bir yapı ve bunları destekleyecek şekilde Venedik’in çeşitli noktalarına yayılmış irili ufaklı çeşitli sergiler. Arsenale ve Giardini’yi gezmelisiniz. Diğerleri opsiyonel.

Bu senenin Küratörü Chippierfield’ın temasını Arsenale’i gezmeden gözden geçirmeniz iyi olur.

Giardini’ye adım atığınızda sizi İspanya pavyonu karşılıyor. Kendi içinde mimarlara görev vererek bir stand hazırlatmış İspanya. Komşusu Belçika’daki yeşile vurgu görülmeye değer. Belçika’nın yanındaki Ole Bauman küratörlüğündeki Hollanda sergisi benim için vasat ancak iyi bulanlar da var.

İtalya pavyonu kendi içinde ayrı bir küratöryel yapı. OMA’nın savaş sonrası beş ülkede kamu mimarlarının yaptıklarını incelediği çalışması oldukça iyi ve bizim için de örnek teşkil ediyor. Hayati Tabanlıoğlu’nun AKM’si ile paralellil taşıması ile.

Crimson Mimarlık Tarihçileri’nin şehilerde kimler yaşar, hangi parayla finanse edilir soru üzerine 6 kentten okumayla gerçekleştirdiği sergi oldukça iyi. İtalyan Pavyonu’nda hemen bu serginin yanında yer alan Hands on Urbanism sergisi Arsenale ve Giardini’de Türkiye’den görebileceğiniz tek iz. Bir gecekondu. Yine aynı pavyon içinde Jean Nouvel’in yaptığı çalışma İsveç’in başkenti Stockholm’de yaya ulaşımının sıkıntılı olduğu ……. bölgesine yönelik çözüm arıyor. Bu çalışma açıkça bienale mimari tasarımla katılıyor diyebiliriz.

Finler bir ahşap ülkesi olmalarını pavyonlarındaki ahşap sergisiyle gösteriyorlar. Macarlar 500 beyaz maket sergiliyor. 500 beyaz maket bir şey ifade ediyor mu derseniz bana etmedi.

Bu yılın iddialı pavyonlarından İsrail pavyonu olabildiğince politik. Pavyonu gezerken kendi kendime sorduğum ve Twitter’dan da paylaştığım soruyu burada yineleyeyim: Acaba Türkiye’nin Giardini’de pavyonu olsa kürt sorunu üzerine böyle bir küratöryel çalışma yapılabilir miydi? Kuşkusuz buna cesaret edecek küratörlerimiz var. Devlet buna olanak sağlar mıydı!

Polonya standı dışarıdan alınan seslerin içeriye canlı olarak verilmesiyle oluşmuş. Fena bulmadım. Romanya da pullar üzerine kurguladığı sergisi ile ilgi çekebilir.

Dijital olarak Bienal’in gözdesi Rusya benim için biraz hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Aslında pavyonun kurgusu ve tasarımlar çok etkileyici ama benden önce gidenlerin anlattıklarından dinlediklerim bu hayal kırıklığını yaşamama sebep oldu sanırım. Merak edenler için Rusya pavyonunu kısacık anlatmak da faydalı olacak: Binaya girince elinize bir ipd tutuşturuluyor ve yapıdaki tüm duvarlar qr barkodlarla dolu. QR barkodu okutuyorsunuz ve ipad size bir plan, fotoğraf ya da video açıyor. Geleneksel yöntemlerle verilmesinin belki de çok daha iyi olacağı çizimler ipad’de açılıyor.

Çekoslavakya pavyonu sanal gerçekliği kullanan belki de tek pavyon olarak dijital favorim. Önümüzdeki dönemde sanal gerçeklikle ilgili hem nitelik hem de nicelik olarak daha fazla proje göreceğimizi tahmin ediyorum.

Son notum Yunanistan pavyonuna yönelik. Bizim yapamadığımız yapıp batıda bir doğulu, doğuda bir batılı olmayı başaran Made in Athens bence Giardini’nin iyilerinden.

Mimar çıplak

Ortam söylenenleri çekiştirmeye, bazen yanlış anlamalara uygun. Bu nedenle belki dipnot olarak vermek gereken bir notu başta vermek doğru olur: Konu edindiğim mimarlar ama şunu açık olarak söylemekte fayda var toplumun çok büyük bir kesimi için bu yazının çok daha uç versiyonlarını yazmak mümkün.

Bir kurum olarak Arkitera’dan başlayalım. Arkitera kuşkusuz ki tutarsız. Hiç ayrıntıya girmeye gerek yok. Hatta bu tutarsızlığı ArkiPARC gibi gayrimenkul sektörüne yönelik projelerle anlatmaya da gerek yok. Şu kadar basit: Bizi genelde mimarlar izler. Ama Arkitera aslında yapı malzemesi alanından kazandığı parayla hayatını devam ettirir. Mimar – yapı malzemesi üreticisi arasında bir bağ kurar ve reklam, sponsorluk, danışmanlık gibi hizmetlerden para kazanır. Yapı malzemesi daha çok inşaat olursa anlamlıdır. Arkitera’nın gelir sağladığı kurumların tümü sonunda yıllık satış hedeflerine bakarlar. Yani ne kadar malzeme satıldı. Ve bu malzemeler her türlü sorunlu, kaçak, imar avantajlı inşaatta da kullanılır. Kullanılmasa da “rant”ın bir parçasıdır, tuğlası, harcıdır eninde sonunda.

Henüz Türkiye’de akıl eden olmadı ya da oldu da mayayı tutturabilen olmadı diyelim, Dünyada başvuru ücreti 1.000 TL civarında olan, yüze yakın kategorisi, yüzlerce finalisti bulunan gayrimenkul ödülleri var. Kafanızı sallasanız birisine denk geliyorsunuz. Bunun mimarlık ödülü de malum. Türkiye’den de hatırı sayılır bir katılım alıyor. Bu ödüllerde finalist olmak, ödülü kazanmak başarı olarak sunuluyor bültenlerle, sosyal medyayla.

Peki ya kitaplar masum mu? İlk defa duyanlarınız olabilir ama parası karşılığı katıldığınız kitaplar da var. Kaç paraysa katılıp sonra da kitapta yer aldım demek hiç de zor değil yani.

İletişim demişken iki çift sözüm var. İletişimin iletişimi ile ilgili olacak. Tutarlılık kendi içinde tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir çaba gerektiriyor. Çoğumuz bu çabayı gösterdiğimizi sanıyoruz. Ama aslında öyle mi! Mimar kendini konumlandırmaya çalışır, tutarlı olma çabasıdır bu bir yandan da. Projesini yurtdışında bir dergide yayınlatır önce. Sonra o yayının iletişimini yapar, basın bülteni dağıtır. Tutarlı olduğunu düşünür.

MIPIM, gayrimenkulün dünya üzerindeki en büyük etkinliği. Buradaki ödüllere başvurup, finalist olan, kazanan mimarlarımız var. Başvurdukları ödüllerin törenine gidiyorlar ama MIPIM “midelerini bulandırdığı” için etkinliği izlemiyorlar bile. Bu arada sanmayın ki sadece starlar böyle. Genç mimarlar da aynı.

Yenikapı için yarışma açılır. Belli bir süre sonra mimarlık ortamının önemli 4 ismi jüriden herhangi bir gerekçe ya da açıklama olmaksızın -tabiri mi affedin ama- atılır. Mimarlık ortamı uluslararası ortaklıklar kurarak yarışmaya başvurur, projelerini teslim eder… Çok hızlı unutuyoruz, onun için hatırlatmak lazım Yenikapı yarışması sadece jürinin devre dışı bırakılmasıyla gündeme gelmemişti. Kapatılan ve bir süre ne olduğu belli olmayan yarışma süreci ve yarışmanın üzerinden daha üç ay bile geçmeden açıklanan Yenikapı dolgu miting alanı da vardı.

Kimse Yenikapı’yla bunu bir birine benzetme demesin, bu bir tutarlılık yazısı unutmayın ki. Çamlıca Camisi için yarışma açılır ve bir anda etrafımız tutarlı mimarlarla dolmuştur.

Unutmadan, yarışmacıyızdır ama ilk fırsatta yarışmaya açılacak işi, yarışmayı devre dışı bırakarak kendimiz yapmak için elimizden geleni ardımıza koymayız.

Mimarlarımız var, üniversitelerde ders de veriyor bu isimler. Türüne az rastlanır kitsch’likte, “Selçuklu tarzı” tasarımlar yapar bunları üretir. Sonra aynı mimar bir bakarsınız önemli bir mimarlık STK’sının yönetiminde.

Bu yazının Oda ile ilgili bölümlerinden ayrı bir yazı çıkar ama genel çerçevede Oda da yerini alsın, eksik kalmasın diye bir kaç örnek vermeli. Mesela bir star mimarımız vardır. AK Parti’ye bağlı belediyelere onlarca belki yüzlerce proje hazırlar, projeleri hayata geçirilir. Sonra bir bakarsınız bu mimar Oda seçimlerinde AK Parti’nin uygulamalarına külliyen karşı mevcut yönetimine destek için canla başla çalışır. Oda’yı yöneten grubun isminde “demokrat” vardır. Ama her türlü anti-demokrat uygulamayı en başta bu grup yapar.

Oda seçimlerine aday olan bir başka grup İstanbul’da silüeti bozan kulelere karşı kampanya yürütür ama o grubun üyeleri aynı zamanda mevcut belediyeyle arası en iyi olan gruptur.

Akademisyenler mimarlık ortamının niteliksizliğini eleştirir, eğitimle ilgili hakemli dergilere sayfalarca dolusu makale yazar. “Küreselleşme politikaları”na karşı kampanyalar yürütür. Sonra da her yıl hızla yenileri açılan özel okullarda çalışmayı sürdürür.

Gayrimenkulden kelime olarak bile hoşlanmayız. Ama mezun ettiğimiz mimarlar, belki kendimiz o sektöre proje çizeriz. Hatta gayrimenkulden hoşlanmayız ama o sektörde çalışmak için elimizden geleni yaparız. Yazı yazdığımız medya gelirini gayrimenkul reklamından elde eder.

Tutarsızlıkları sıralayarak devam etmek mümkün ama bu kadarı yeter.

İlk kazmayı vurduğumuzda karıncaları öldürmeye başladığımız bir iş yapıyoruz. Tutarlı olmak gerçekten çok zor. Yazının hiç bir yerinde amacım birilerini ya da somut bir konuyu eleştirmek değil. Tam tersine tek amacım tutarlılığın aslında çok zor olduğuna dikkat çekmek.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 52 takipçiye katılın