Göstermelik Engelsizlik

Pazar günü ailecek kendimizi sokağa attık. Bebek arabası kullanmak zorunda olduğumuz halde otomobilsiz gezmek istiyorduk.

Evimizin önünden Bi Taksi uygulaması ile etraftaki bir taksiyi kolayca çağırdık. İki dakika içinde gelen taksi LPG’ye dönüştüğü için bagajı iyice ufalmıştı, buna bir de bagajdaki motor kaskını ekleyince oldukça ufak olan bebek arabasını bagaja zar zor sığdırabildik.

Marmaray’a taksi ya da özel aracı ile ulaşacakların düşünülmediğini söyleyebiliriz öncelikle. Taksi’den Ayrılıkçeşmesi’nin olduğu köşede indik. Karşıya geçmek için tam da biz yayaların geçmesi için işaretlenmiş olan yaya kaldırımında park etmiş yolcu bekleyen minibüsü aştık ve 100 m yürüyerek istasyona ulaştık. (İstasyonun asansörleri de yürüyen merdivenler de sorunsuz çalışıyor.)

Lakin turnikeleri aşmak o kadar kolay değil. Öncelikle hem TCDD’nin işletttiği turnikelerden hem de İBB’ye bağlı Ulaşım AŞ’nin işlettiği turnikelerden bebek arabasını geçirmenin olanaksız olduğunu hatırlatalım. İstanbul’daki hiçbir turnikeden bebek arabasıyla normal yolla geçilemiyor. Her istasyonda ya geniş bir turnike ya da engelliler için açılan bir kapı var. Marmaray Ayrılıkçeşmesi İstasyonu’nda sorunsuzca geçtik bu geniş turnikeden.

Yenikapı’da Marmaray’dan inerek M2 metrosuna binmek üzere yeniden turnikeden geçmek üzere harekete geçtiğimizde geniş turnikenin üzerinde “Arızalıdır lütfen kullanmayınız” yazdığını görerek, “görevliye ne yapacağız şimdi?” sorusunu sorduk. Görevlinin cevabı çalışıyor oldu. Sanırım engelli olmayanların bu turnikeyi kullanmasından yorulan idareciler bu çözüm yöntemini bulmuşlar. Niyeyse!

Vezneciler’de indik ve bebek arabası elimizde asansöre zor bela girdik. Asansördeki bizim dışımızda kalan 7-8 kişi gayet genç ve dinamik görünüyordu. Kimsenin de umurunda değildi açıkçası zor girmemiz, bir sonraki asansöre binmemizi bile isteyebilecekler gibiydi durum.

Gezimizde ilk durağımız olan Kalenderhane’ye yaklaşırken ya da üst kottan inerken rampa ya da engelli dostu çözümler –pek çok tarihi binada olduğu gibi- yok. Bu nedenle birimiz bebek arabasını beklerken diğerimiz ailenin 5 yaşındaki oğluna eski kilise bugünün camisini gezdirdi.

Ardından ulaştığımız Süleymaniye Külliyesi’nde engelliler için bazı çözümler yapılmış. Dış avludan avluya giriş için güneybatı yönündeki kapıda metal bir rampa kullanılabiliyor. Bu geçiş için geri kalan diğer iki kapıda rampa yok ama gerek de yok zaten.

İBB şirketlerinden Sağlık AŞ’nin işlettiği tuvalet alışageldiğimiz en pis tuvaletlerden değil. Ama temiz olduğu da söylenemez. (Konumuz tuvalet olmadığı için ayrıntıya girmiyorum.) Bu tuvalette bir bebek bakım odası yok. Ayrıca zeminin 3m kadar altındaki bu tuvalete giriş için rampa da yok. (Engelli merdiven sistemi var ama çalışıyor mu bilmiyorum.)

Süleymaniye’de zaman geçirdikten sonra yine M2 metrosu ile Zorlu Center’a geldik. Zorlu Center’ın kapısına kadar oldukça konforlu giden bebek arabalı yaşam, bir bebek arabası ve sürücüsünün zar zor sığabileceği döner kapı nedeniyle yine zor bir andan geçti. Esasında döner kapının yanında engelliler için kapı yapılmış ama o kapı da servis dışıydı!

Zorlu Center’daki işimizi tamamladıktan sonra yolculuğun en heyecanlı safhası olan metrobüse bebek arabası ile binme aşamasına geldik. İlk metrobüse binmedik ve otobüsün kapısının duracağı bölgede yer kaptık. Anne de hemen bebek arabasının yanında yerini almıştı. Metrobüs geldi. O da ne arada 50 cm açıklık kaldı. Durumu anlayıp harekete geçene kadar bana yardım etmesi gereken İstanbullular etrafımdan su gibi akarak metrobüse doluştular. Güya bebek arabalarına ayrılmış alanda bebek arabasını korumaya çalışarak yolculuğu tamamladık.

Artık son iki aşama kalmıştı. Söğütlüçeşme durağında metrobüsten indikten sonra sağa doğru ilerledik, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne çıkış yapmak için. O da ne tüm turnikeler dar! Kızımızı bebek arabasından alıp eşime verdikten sonra arabayı turnikelerin üzerinden atlatarak istasyondan çıkmayı başardık.

Oradan eve gitmek için bindiğimiz taksi ise tam olarak sorunsuzdu gerçekten. Hem de 580.000 km’de bir Toyota olmasına rağmen.

Türk Mimarlık Ortamını Ön Seçimli Yarışmalar Üzerinden Okumak

Yarışmaların sayısı ve yarışma türleri çoğalmalı ki daha nitelikli ve derinliği olan mimarlık ortamına sahip olalım. Ön seçimli yarışmaya karşı olmak yerine her tür yarışmanın daha fazla sayıda, daha nitelikli olarak açılması için birlikte çaba gösterelim

“2012 Yarışma Raporu”na göre 2000 – 2012 yılları arasında açılan yarışma sayısı 112. Yılda ortalama 9 yarışma bile etmiyor. Öte yandan TÜİK’e şöyle bir bakınca bile aynı dönemde her yıl yüzbinlerce bina üretildiğini görmek mümkün. Aklımızda dursun…

Ön seçimli yarışmaları tartışmak için yarışma ortamına; yarışma ortamı içinse önce mimarlık ortamına bakmak gerek çünkü yarışmaların sorunlarının pek çoğu temel mimarlık meselesi. Bu yazıyı ilgilendirecek birkaç sorunu sıralayarak başlayalım.

Mimarlık ortamının örgütsüzlüğü

Tüm meselelerin temeli. Esasında mimarlık ortamının örgütü Mimarlar Odası. Oda’nın geçen uzun yıllarda oluşan bir kamusal itibarı da var. Ancak itibarı kadar itibarsızlığı da söz konusu. Oda’nın yapılanma modelinden kaynaklanan sorunlar da cabası. Sonucunda bu garip örgütlülük (örgütsüzlük) ne kamu yararını ne mesleği ne de mimarlığı korumak için yeterli olmuyor.

Mimarlık hizmetinin fiyatlandırılması

Ne kamu ne de mimarların örgütleri “Dur!” demeyince mimarlık hizmetlerine fiyat belirlenmesi serbest piyasa koşulları ile sınırsız. Her şey serbest. Mesela “Binası inşa edilsin diye üste para verdi” haberini okusak hiçbirimiz Zaytung demeyiz.

Maaşlı çalışanların sorunları

Mimarlık hizmetlerinin fiyatları düşük olunca olağan sonuç olarak maaşlı çalışan mimarların aylıkları da düşük oluyor. Mimar diploması imajı ile mimar maaşı arasında dağlar var.

Ve daha önemli sorun mimarlık ofislerinin iki muhasebe tutması. Maaşların bordrolarda düşük gösterilmesi ve bir kısım ücretin elden ödenmesi Türkiye’nin olduğu kadar mimarlık ortamının da önemli sorunu. Bu sorun kimi zaman eksik okunabiliyor: Çalışan mimarın haklarının eksik teslim edilmesi önemli ama iki muhasebeli sistemin daha kritik sorunu mimarlık ofislerinin kurumsallaşmasını engelliyor olması.

Kurumsallaşamayan ofis sonuç olarak kurumsallaşamayan örgütlülük ve ortam demek oluyor.

Kamu ile mimarlık ortamı arasındaki bağ

Bugün mimarlık ortamı ile kamu arasında neredeyse hiç bağ yok denebilir. Kamunun “Osmanlı & Selçuklu” söylemiyle ortama olumsuz katkı sağlıyor olması da cabası.

En üstten gelen bu baskı ve kültür dalga kamunun her aşamasında kendisini gösteriyor. İyi ürün ortaya çıkmaması için tüm koşulları hazırlıyor adeta.

Mimarlık hizmetinin ucuzluğu ortamın doğal sonucu

Türkiye’de Mimarlar Odası’nın belirlediği proje bedelleri yurt dışında, mimarlığın nitelikli uygulandığını düşündüğümüz ülkelere göre bir kaç kat düşük. Reel fiyatların ise bazı durumlarda 10 kat düşük olduğunu söylemek olanaklı.

Peki, yarışma nedir?

Bu soruya herkesin kendince bir cevabı var. Benim cevabım oldukça basit: Bir tasarım sorunu için iki ve daha fazla sayıda tasarımcıdan proje hazırlaması isteniyorsa yarışma olarak adlandırmalıyız.

Yani bu tanıma göre özel sektörün ücretli, ücretsiz; şartnameli, şartnamesiz; jürili jürisiz yaptığı çalışmalar bile yarışma. Böyle tanımlanmasına ilk anda tepki gelmesi olağan. Gelin üzerine düşünelim.

Yaygın tavır, yani doğru tanımlanmamış işi “teklif isteme” olarak adlandırma sorunu çözmüyor. Biz teklif isteme olarak adlandırsak da sorunun kendisi olduğu gibi duruyor. Oysa bizim kendimize, çözülmesi gereken hedef olarak sorunu doğru olarak adlandırmayı değil, sorunun kendisini almamız gerekmez mi. Sorun ise çok açık: İster teklif alma ister yarışma olarak adlandıralım fiziksel çevrenin niteliğini doğrudan ilgilendiren ve hiçbir düzeni olmayan anarşik ortamın bir düzene girmesi gerekiyor.

Yarışmaları hangi zeminde tartışalım?

Türkiye’de 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na uymak zorunda olan idarelerin yarışma düzenlemek için uymak zorunda oldukları tek bir yönetmelik var, tam adı “MİMARLIK, PEYZAJ MİMARLIĞI, MÜHENDİSLİK, KENTSEL TASARIM PROJELERİ, ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA VE GÜZEL SANAT ESERLERİ YARIŞMALARI YÖNETMELİĞİ” Yarışmaların hukuki boyutuyla ilgisi az olanlar için altını çizelim. KİK hükümlerine tabi bir idarenin uymak zorunda olduğu tek yönetmelik bu.

Yukarıdaki yönetmelik dışında yarışmalarla ilgili iki yönetmelik daha var, bunlar “Mimarlar Odası Yarışmalar Yönetmeliği” ile “TSMD Mimari Proje Yarışma Yönetmeliği”. Bu iki yönetmeliğin de kurumların kendi iç hukukları dışında yasal olarak hiçbir bağlayıcılığı yok. (Mimarlar Odası’nın yönetmeliğinin kapsam maddesinde varmış gibi bir izlenim uyanıyor ama geçerliliği yok.)

Peki, bir yarışmanın amacı ne?

KİK yönetmeliği yarışmaların hedeflerini oldukça açık olarak tanımlamış.

“Yarışmaların hedefi, kamu yararı esas alınarak:

a) Ait olduğu konu özelinde; kültür, sanat, bilim ve çevre değerlerinin rekabet yoluyla geliştirilmesine, çok sayıda seçenekten en ekonomik, en işlevsel ve yenilikçi çözümlerin seçilmesine, müelliflerinin saptanmasına ve güzel sanatların teşvikine,

b) Bu Yönetmelik kapsamına giren mesleklerin gelişmesine, etik değerlerin yerleşmesine, uluslararası rekabet gücü kazanmalarına,
uygun ortamı sağlamaktır.”

Bu tanım sadece bir kanunda yer aldığı için değil doğru bir tanım olduğu için de değerli bana göre. Üzerinde kolayca mutabakat sağlanacak kadar güçlü ve basit. Yarışmalara başka anlamlar yüklemek de mümkün, benim ilgi alanım yukarıdaki tanımla sınırlı olduğu için bu yazı kapsamı da öyle.

İhale

İdarelerin proje elde etmek için iki yöntemleri var. Ya yarışmayla yapacaklar ya da ihaleyle. Ve Türkiye’de her yıl üretilen yüzbinlerce yapıdan sadece 9 tanesi yarışmayla projelendiriliyor. Projelendirilen bu yapılardan en az yarısı ise inşa edilmek için yapılmıyor ya da yapılamıyor. Yani Türkiye’de yarışmayla yapılan proje sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Aklımızda dursun…

Yarışmayla Yap

Yarışmayla Yap’ı bir proje olarak dillendirmeye 2007’de başlamışız. Proje geçen zamanda kurumsal bir yapıya kavuştu ve çeşitli yöntemlerle açılan yarışma sayısını artırmaya çalışıyor. Bugünden Yarışmayla Yap’ın başarılı olup olmadığını ne biz ne de dışarıdan birisi söyleyemez. Projenin kurumsallaşmasının üzerinden henüz 2 yıl bile geçmedi, doğru bir değerlendirme için daha uzun bir süreyi geride bırakması lazım sanırım. Belki 5 yıl sonra biraz daha doğru bir değerlendirme yapılabilir.

Bugüne kadar Yarışmayla Yap’ın içinde bulunduğu yarışmalar ise şunlar:

  • Avanos’un Yeni Köprüsü ve Çevresi Mimari Proje Yarışması
  • Gazipaşa Belediye Hizmet Binası, Ticaret Merkezi ve Yakın Çevresi Ulusal Mimari Proje Yarışması
  • Kurbağalıdere Vadisi Fikir Projesi Yarışması

Çanakkale Valiliği çatısında açılan ön seçimli yarışmalar

  • Çanakkale Karasal-Sayısal Yayın Kulesi Uluslararası Mimari Proje Yarışması
  • Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Odak Alanları Fikir Projesi Yarışması
  • Gökçeada Lise Kampüsü Mimari Proje Yarışması
  • Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Yeni Şehitlik Tasarımları Fikir Proje Yarışması (İptal)
  • Lâpseki Hükümet Konağı ve Çevresi Mimari Proje Yarışması

YY bugüne kadar 4 idare ile çalışmış ve 8 yarışmanın içinde bulunmuş. Bunlardan 3 idare yarışmalarını açık yaparken sadece Çanakkale Valiliği’nin yarışmaları ön seçimli olarak yapılmış. Aklımızda dursun.

Ön Seçimli Yarışma

Zaten yazmam gereken bu yazıyı Facebook ve Twitter’da bir akademisyenin kullandığı “yarışmaları kapalı kapılar ardına sokmaya çalışanlar” sözünden üzerime düşenler olduğunu düşündüğüm için kaleme aldım. İthama neden olan yarışmaların danışman jüri üyelerinden birisiyim.

Ön seçimli yarışmalarla ilgili dedikodu, yazılı yorum ve telefon görüşmesi muhtelif. Hiç isim vermeden birkaç örneği aktarıyorum:

  • Çanakkale Valisi’ne ulaşarak jüriyi eleştiren.
  • Özel İdare Genel Sekreteri’ne telefon ederek, “biz de dosya verdik ama jüri kendi adamlarını seçmiş” diyen.
  • Jüri başkanına bir mektup yazarak seçilmediği için hayal kırıklığını anlatan.
  • Tüm jüri üyelerini arayan.
  • Ön seçimde kabul görmeyip yarışma sonuçlandıktan sonra seçilen projeye hakaretler yağdıran.

Aklıma gelen birkaç durum.

En acıklılarından birisi bana telefonda aktarılan yorum: “Ömer Yılmaz jüri üyelerini etkiliyor ve kendi yakınındaki kişilerin seçilmesini sağlıyor.” Koca koca mimarlardan gelen bu yorum en başta jüriye hakaret. Ne jüriler ne de ben bu söylentilerden rahatsız olmuyoruz ama içimden geçirmeden edemiyorum “dervişin fikri neyse zikri oymuş”

Buna benzeyen diyaloglardan sempatik bir tanesini ise Yavuz Selim Sepin’le, Twitter’da yaşadık. Bu diyaloğu pek çok konuyu aynı anda aktardığı için eklemek istiyorum.

Yavuz Selim Sepin
Gökçeada lise kampüsü yarışması ön seçim sonuçları belli olmuş seçenleri tebrik ederim(!) Çok tarafsız bir seçim olmuş !.. Eş, dost, arkadaş

Ömer Yılmaz
O halde sizi neden seçmemişler?

İlker Fatih Özorhon
görünen o ki önseçim, fikir üretmek isteyenlerin özellikle de gençlerin önünü tıkıyor…

Yavuz Selim Sepin
Çok zekice bir cevap

Sepin de jüridekilerin eşi dostu arkadaşı bir mimar. Jüri gelen 90 diğer başvuru ile kıyasladığında ön seçim başvurusunu 18’in içine almamış. Hepsi bu aslında.

Twitter sohbetine Sepin’le çok farklı bir kuşaktan, genç bir mimardan gelen eleştiri ise aslında jürinin “ağzıyla kuş tutsa” yine eleştirileceğini gösteriyor.

Son bir hikâye ile bu fasılı kapatıyorum:

“Ön seçimli yarışma modeli Mimarlar Odasının katkısı ve ilgili yönetmeliklere göre mi yapılıyor?” Diye soruyor, ön seçimli yarışmaların proje yoluyla geçinen mimarların büyük bir sorunu olduğunu iddia eden meslektaşım Mimarlar Odası’na yazdığı bir mektupta.

Neresinden tutalım? Yönetmeliğinin apaçık olmasından mı? Yüz bin binadan yılda 9 tanesi yarışmayla yapılıyor iken; Yarışmayla Yap ortama tamamen yeni bir güç olarak katılmış, yarışma sayısını artırmaya çalışırken; yarışmaların ödülleri ile geçinilemeyecek iken… Tutmak istemiyorum ama bunları görmek “nasıl bir ortamımız varmış da haberimiz yokmuş” dedirtiyor açıkçası.

Çanakkale’nin Hikâyesi

Çanakkale hikâyesi Ömer Selçuk Baz’ın Truva Yarışması müellifliği ile başlıyor. Truva Müzesi işleri nedeniyle kentle tanışan Baz’ın hazırladığı Çanakkale Yayın Kulesi projesi bir vesileyle duruyor. Beni arayarak “istersen bir git belki yarışma olur” demesini takiben Yarışmayla Yap olarak birkaç kez Çanakkale’ye gidiyoruz.

Sonunda Çanakkale Yayın Kulesi Uluslararası Yarışması açılıyor. Tüm dünyadan 150’ye yakın başvurunun geldiği ön seçimli yarışmada seçilen ekipler açık yarışmalara göre daha iyi performans gösteriyor. (Elbette şahsi tespit) Yarışma sonunda idare, birinci proje sahibi ile sözleşmeyi imzalayarak uygulama aşamasına geçiyor.

Yarışmanın başarısı ve idarenin yarışmalara sahip çıkması ardı ardında bir dizi yarışma açılmasını sağlıyor.

İkinci olarak açılan Odak Alanları Yarışması Türkiye’de bugüne kadar açılan hiçbir yarışmaya benzemiyor, bir deneme. Ekiplerin bünyesinde mimar, peyzaj mimarı, grafik tasarımı ve ürün tasarımcısı bulundurmasını bekliyordu bu yarışma. Geçtiğimiz günlerde sonuçlandı. Bir fikir projesi yarışmasıydı, tartışması ve etkileri zamanla ortaya çıkacak umarım.

Ardından yine Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda Yeni Şehitlik Tasarımları Yarışması açılıyor. Bu yarışma da çeşitli nedenlerle ön seçimli oldu. 18 şehitliğin aynı anda tasarımının beklenmesi (Durumu kavramak için şartnamenin tasarım sorununa yaklaşım başlığının okunması tavsiyedir.) ve soruna hâkim olmak için ancak arazi araçlarıyla gidilebilen alanların gezilmesinin şart olması koşulları oluşturuyordu.

Ardından Gökçeada Lise Kampüsü ve Lâpseki Hükümet Konağı Yarışmaları açıldı. Şahsen bu iki yarışmanın açık da olabileceğini düşünüyorum. Ama bundan ön seçimli yapılmaz sonucunu da çıkmıyor. Çanakkale Valiliği projelerini yarışmayla yapıyor ve tüm projeleri de ön seçimli yarışma modeli ile yapıyor.

Türkiye’de yakın geçmişte Şişli Belediyesi ve Uşak Belediyesi 3’er yarışma açtılar Bugünlerde devam eden yeni yarışmasıyla Çanakkale Belediyesi de 3 yarışma açan kurumlar arasında yerini aldı. Bunun dışında merkezi idareler ve belediyelerden sürdürülebilir bir şekilde yarışma açan yok.

Çanakkale Valiliği ise 5 yarışmayı açtı, jürisi toplanmış bir yarışma ve taslak olarak hazırlanmış iki yarışma daha yolda. Hal böyle iken Çanakkale’de motive edici söylemlerle idarenin bu tavrını sürdürmesini sağlamaya çalışmak mimarlık ortamımın genelinin lehine olurdu.

Yarışmaların sorunları

Önce şunun altını yeniden çizelim Türkiye’de açılan yarışma sayısı komik. Yarışmayla Yap’tan önce de sonra da ortam nicelik olarak üzerinde konuşmaya değmeyecek durumda. Kamunun ürettiği binlerce binadan yılda bir iki tanesi yarışmayla yapılmış proje ile inşa ediliyor. Nicelikle ilgili bu durum aklımızda dursun. Yarışmaların sorunlarını sıralamaya çalışalım.

  1. Örgütsüzlük.
    Yarışmalara giren mimarların bir örgütünün olması bu yazının akışını değiştirebilirdi.
  2. İdarelerin yarışma yapmak istememesi. İsteksizliğin çeşitli nedenleri var.
    a- İdareciler iplerin sürekli ellerinde olmasını istiyor.
    b- İdareler, telif sorunlarının ileride başlarına dert olacağını düşünüyorlar.
    Çoğunda endişeleri mimarın hakkını gasp etmeye yönelik olsa da mimarlardan kaynaklı sıkıntıların da önemli yer tuttuğunun altını çizelim.
    c- Maliyet.
    Özellikle düşük bütçeli idarelerde hem yarışma maliyeti hem de ardından gelen uygulama maliyeti idareye yüksek gelebiliyor.
  3. Kazananın uygulamaya geçememesi. (Bu maddede yazılı olanların nedenleri bir araştırmaya konu edilmeli.)
    a- Bazen yarışma yapılıyor ve 1. Ödül sahibi aranmıyor bile.
    b- Kimi zaman uygulama projesi ve ihale dosyası kazanan tarafından hazırlanıyor ama idare uygulamaya geçmiyor.
  4. Kazanan projenin değişerek uygulanması.
    Çeşitli nedenlerle kimi zaman yarışma projesi tanınamayacak bir hal alabiliyor.
  5. Yarışmaların koordinasyonunu sağlayan bir kurumun olmaması.
    Takvim çakışmaları önemli bir sorun olabiliyor.
  6. Etik meseleler.
    a- Ücretsiz yarışmalara katılmak.
    b- Proje teklifini herhangi bir ücret almadan tasarımla birlikte vermek.
    Bu bir yarışma sorunu değil gibi de görünse aslında daha fazla yarışma açılmasını, yarışma açılabilecekken açılmamasını sağlayan en temel meselelerden.
    c- Uygulama projesi ücretinin kabul edilemez derecede düşük olduğu hallerde bile idareye boyun eğerek ücreti kabul etmek. (Eğitim Kampüsleri Yarışması)
    d- 1. Ödül sahibi olmadığı halde idarelerle sözleşme imzalamak. (Eğitim Kampüsleri Yarışması)
    e- Tartışmalı ve sonunun sorunlu olacağı açık yarışmalara katılım sağlamak. (Çamlıca Camisi Yarışması)

Ön seçimli model

Çanakkale’den önce KİK mevzuatı ile ön seçimli olarak sadece “Savunma Sanayi Müsteşarlığı Yeni Hizmet Binası Yarışması” yapıldı. Yani ön seçimli yarışma modelini, risklerini ve kazanımlarını tartışmak için elimizde yeterli veri yok. Durumu aklımızda tutarak üzerinde düşünelim.

Yarışmalara gönderilen proje sayılarında dengesizlikler var. 2013’te iki ay arayla sonuçlanan bir yarışmaya 90 proje gelirken diğerine ödül sayısından bir fazla (9) katılım oldu. Demek ki aynı anda açık yarışma sayısı -hep istediğimiz gibi- onlu sayılara ulaştığında bazı yarışmaların yeterli katılım sağlanamadığı için iptal edilmesi söz konusu olacak. Kamunun elde edeceği projelerin niteliğini de düşününce bu ancak bir defa yaşanacak bir durum olabilir, bir daha da yarışma uzun süre açılmaz herhalde.

Bugüne kadar KİK mevzuatına tabi olarak açılan yarışmaların tümünün belli bir olgunluk seviyesi var ve yarışmalara konu sorunların çerçevesi çok da basit değil, üzerinde ciddi çalışma gerektiren meseleler genelde yarışma konuları. Mimarlık ortamı tecrübelisiyle & genciyle bu yarışmalara gereken ilgiyi gösteriyor. Ciddiye alınacak her yarışma önerisinin o yarışmanın mansiyon ödülünden daha fazla gideri olduğunu söyleyebiliriz. Yani aslında ödül de kazansa çoğu yarışma projesi önerisi zararına yapılıyor.

Mimarlık ortamının durumunu yazının başında aktarmıştım zaten. Hal böyle iken çözüm nerede?

Türkiye’de her yıl yapılan 100.000 yapıdan 100 tanesinin yarışmayla yapıldığını düşünelim. Uygulamaya geçmeyecek ya da fikir projesi olarak açılacak yarışmaları da düşününce iki katı yarışma açılması demek oluyor. 200 yarışmanın açıldığı bir ortama jüri üyesi ve nitelikli şartname yetiştirmek de zor elbette ama nitelikli proje elde etmek çok daha zor.

Bu sonucu çıkarabilecekler için şimdiden ve açıkça yazayım: Elbette tüm yarışmalar ön seçimli olsun demiyorum.

Zihinlerimiz ön seçimli mi açık mı meselesinde takıldı kaldı. Genç mimarları anlamak mümkün çünkü bir genç mimarın var olabilmesinin neredeyse en önemli yolu yarışmalar.

Özellikle daha tecrübeli olanların ve akademisyenlerin meseleye biraz daha serinkanlı bir şekilde yaklaşması gerekiyor. Bu tartışmada en kritik sorun ise kişilerin kendileri ile ilgili pozisyon alıyor olmaları. Ön seçim aşamasında dosya vererek seçilmeyenler genelde eleştiri sahipleri ne yazık ki.

Ön seçimli model tartışmaları -ağırlıklı olarak ön seçim aşamasında seçilmeyenler nedeniyle- yoğunlaşmış durumda. Oysa tüm yarışmacıların dâhil olmasına yetecek sayıda yarışma açılmış olsaydı büyük olasılıkla bu tartışmaların hiçbirini yapmıyor olacaktık.

KİK Yarışmalar Yönetmeliği pek çok meseleyi çözebilecek olanağa sahip. Elbette eksikleri var. Şahsen en önemli sorununun ise yarışmacıyla jüriyi asla yüz yüze getirmemek temel kabulü olduğunu düşünüyorum. Bu kabul ara sunum ya da konuların baştan jüri ve yarışmacıların da katılacağı bir ortamda tartışılması gibi olanakları engelliyor.

Uzun sözün kısası yarışmaların sayısı ve yarışma türleri çoğalmalı ki daha nitelikli ve derinliği olan mimarlık ortamına sahip olalım. Ön seçimli yarışmaya körü körüne karşı olmak yerine her tür yarışmanın daha fazla sayıda, daha nitelikli olarak açılması için hep birlikte çaba gösterelim.

Bir Çamlıca Camisi Yarışması Daha mı?

7 İklim 7 Bölge Gelenekten Geleceğe Yarışması’nda idarenin jürideki baskınlığı, üniversiteden destek alma çabası, yarışma şartnamesindeki sorunlar nedeniyle Çamlıca Camisi Yarışması ile büyük benzerlikler olduğunu düşünüyorum.

TOKİ ve Emlak Konut GYO, 7 bölgenin mimarlarını kapsayan bir yarışma açıyor. Haziran’da başlayacak yarışmanın sonuçlarına göre projelerde Anadolu mimarisi yaygınlaştırılacak.

6 Mayıs tarihli bu gazete haberinin ardından “7 İklim 7 Bölge Gelenekten Geleceğe Ulusal Mimari Proje Yarışması” bugün açıldı. Vatan Gazetesi’nde yer alan haber TOKİ yönetiminin konuya yaklaşımına ilişkin ipuçları sunması açısından önemli. Haberden devam edelim:

Tek tip konut inşa ettiği eleştirilerine maruz kalan ve bu kapsamda ilk olarak kendi bünyesinde tasarım ekibi oluşturarak yöresel mimariye yönelen Toplu Konut İdaresi (TOKİ), Emlak Konut GYO ile birlikte mimari konusuna ağırlık vermeye hazırlanıyor.

Aynı habere göre Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor:

Türkiye’nin 7 bölgesinde çalışan yerel mimarlardan bir arsa alanı üzerinde hayallerindeki projeyi gerçekleştirmelerini isteyeceğiz. Ortaya çıkan sonuçlardan, kendi projelerimizde dikkate almamız gereken ne varsa alacağız ve bu mimari özellikleri kullanacağız.

Yazıya konu yarışma bugün açıldı. “Yarışmanın Adı ve Türü” başlığında “Serbest, Ulusal ve Tek Kademeli” olduğu yazılı. Lakin anılan tanımların kendisini bağladığı bir yönetmelikten bahsedilmiyor. Yani bu yarışma 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamındaki idarelerin uymakla zorunlu oldukları yönetmelik hükümlerine göre açılmıyor. Tıpkı Çamlıca Camisi Yarışması’nda olduğu gibi.

Yakın dönemde Kamu İhale Kanunu yönetmeliği hükümlerine tabii olmadan açılan bir diğer yarışma seri olarak açılan Eğitim Kampüsleri Yarışması’ydı. Eğitim Kampüsleri Yarışması’nın uygulama projesi aşamasında yaşananları ve mimarlık ortamının bu yarışmaya karşı gösterdiği reaksiyonu zaten başka bir yazıya konu etmiştim. Ayrıntılarına girmeyelim ama Kamu İhale Kurumu yönetmeliğine tabii hiçbir yarışmada, ilgili yönetmeliğe bağlı açılmayan Çamlıca Camisi Yarışması ve Eğitim Kampüsleri Yarışması sürecinde yaşandığı yoğunlukta sorun yaşanmadı.

Yarışma şartnamesine göre Türkiye’nin 7 bölgesi için ayrı ayrı değerlendirme ve ödüllendirme yapılacak. Yarışmacılardan Marmara bölgesi dışındaki diğer bölgeler için aynı alan sanki oradaymış gibi düşünerek proje geliştirmeleri bekleniyor.

Tek tip konutlar yaptığı için eleştirildiğini düşünen TOKİ çareyi tip konutu 7 bölgede yapmakta arıyor. Hem de 7 bölgeden mimarın katkısıyla!

Türkiye’nin bölgelerinin -ve hatta kentlerinin dahi- yerel kültürel tanımlar yapamayacağını biliyoruz. Hal böyle iken 7 bölgeden mimarın katkısıyla tekil bir sanal arsa üzerinden 7 ayrı bölge için tasarım elde etmeye çalışmak oldukça garip görünüyor. Hatta absürd denebilir.

İkinci kritik konu bana göre yarışmacıların onaylaması beklenen muvaffakkatname. Tasarımcıların muvaffakkatname imzalayarak telif hakları konusunda geri adım atmalarının istenmesi yeni bir mesele değil. Özel sektörün yıllardır uyguladığı yöntem Milli Eğitim Bakanlığı’nın Eğitim Kampüsleri Yarışması’nda da uygulanmaya çalışıldı. Mimarlardan kaçı bu belgeyi imzaladı bilemiyorum ama idarenin tasarımcıları belge imzalamaya zorladığını biliyorum… Bu belgenin kimlik zarfına noter onaylı olarak eklenmesinin beklendiği de cabası.

MUVAFAKATNAME
7 İklim 7 Bölge Gelenekten Geleceğe Ulusal Mimari Proje Yarışması” kapsamında yapımı planlanan projeler için, proje dahil, her türlü değişikliği yapmaya, ruhsatları almaya, tadilat ruhsatlarını almaya, ilgili kurum ve kuruluşlara müracaat etmeye, onaylatmaya, Mimarlık Hizmetleri Şartnamesi ve En Az Bedel Tarifesi, Fikir Sanat Eserleri Kanunu başta olmak üzere mevzuatın tarafıma tanıdığı tüm hak ve yetkilerin en geniş anlamda yarışmayı düzenleyen T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ve Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’nın atayacağı kişilerce kullanılmasına muvafakat ettiğimi, söz konusu işlere ilişkin T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ve Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’ndan her ne ad altında olursa olsun, herhangi bir hak ve alacak talebim olmayacağını, gayri kabili rucu kabul, beyan ve taahhüt ederim.

Ve son olarak jüri

Yarışmanın danışman jüri üyelerinin ileriki bir tarihte duyurulacağı yazılı şartnamede. Oysa herhangi bir yönetmeliğe göre açılmayan bu yarışmada rahatlıkla danışman jüri başlığı kaldırılabilirdi. Ezber kavramlardan hareket edilmesini bir sonucu kanımca. Ve bu sayede bize yarışmanın güvenilirliği ile ilgili ipuçları da veriyor. Her yarışma şartnamesi o yarışmaya katılan tasarımcılarla yarışmayı düzenleyen idare arasındaki sözleşmedir. Herhangi bir yönetmeliğe bağlı kalmadan da müthiş güvenilir bir yarışma açılabilir. Ama şartnamede “sonra bakarız” yaklaşımı herhangi bir şekilde kabul edilemez.

Asli jürinin oluşumu da oldukça sıkıntılı. 7 kişilik jüride idareyi temsilen 2 mimar ve 1 inşaat mühendisi bulunuyor. Taksim Topçu Kışlası’nın mimarı Dr.Halil Onur’un jüride olmasını ise Gezi öncesinde ancak “zamanlama manidar” diyerek yorumlayabiliyorum. Ali Reyhan Esen’i Mimarlar Odası seçimlerinde aday olan Tüm Mimarlar Platformu’nun başkan adayı olarak tanıyoruz. Bunun dışında yarışmalarda ödül aldığını ya da jüri üyeliği yaptığını bilmiyorum.

Mimarlık ortamının tanıdığı ve yarışmalara da giren, ödülleri olan diğer iki isim Prof.Dr. Sinan Mert Şener ve Bünyamin Derman. Her iki ismin de bir jüri havuzu olsa, içinde rahatça yer bulacaklarını düşünüyorum. Ancak özellikle Gezi dönemindeki sıkıntıları ve Halil Onur’un jüri üyeliğini düşününce ben İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Sinan Mert Şener olsam, bu yarışmada jüriliği kabul etmezdim demeden de edemiyorum.

Müzakere masasını terk etmemek

TOKİ Türkiye’nin en çok yapı üreten kamu kurumu. Bugüne kadar sadece bir kez yarışma düzenledi. (Kayabaşı) O yarışma sonucu elde ettiği projeler üzerinde tartışılabilir. Tasarımcıların da idarenin de daha çok çalışması gerek denebilir ama ne olursa olsun TOKİ’nin başka uygulamalarıyla karşılaştırılayacak kadar iyi olduğu da söylenebilir.

10 yıl önce olsa pek çok konuda “olaylara dışarıdan bakıyor, içyüzünü bilmiyor” eleştirisini kabul edebilirdim. Bugün kurumları, kamuyu, mimarları biraz daha iyi tanıdığımı biliyorum. (Elbette 10 yıl sonrasına göre yine çok cahilim.)

Yarışma meselesine olan inancım da tam. Ne olursa olsun yarışmayla yapmanın daha iyi olduğunu biliyorum. Ama Çamlıca Camisi gibi bir yarışma olmamalı elbette.

Bu yarışmada idarenin jürideki baskınlığı, üniversiteden destek alma çabası, yarışma şartnamesindeki sorunlar nedeniyle Çamlıca Camisi ile büyük benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Umarım sonu benzemez.

Umarım mimarlık ortamı yarışmayı daha doğru bir yola sokmak için organize olabilir.

İstanbul Yönetilmiyor

Bazen tasarım ya da inşaat dışında yapılacaklar da var; bu yazı bir örnek üzerinden daha yaşanabilir bir fiziksel çevre oluşturmak için yönetimin de bir araç olduğundan bahsediyor.


25 Şubat’ta gönderdiğim bu yazıya 14 Mart’ta İBB Beyaz Masa tarafından verilen cevap

İstanbul’daki en büyük kapasiteye sahip Atatürk Havalimanı otoparkı 7.000 araçlık. Yakında açılan Zorlu Center’ın otopark kapasitesi ise 5.000. Ayrılıkçeşme ile komşu olan Tepe Nautilus AVM’nin otopark kapasitesi 2.700. Bu sayı İstanbul’un en büyük kapasiteli otoparkları listesine rahatlıkla girebilir (Böyle bir liste bulamadım).

İBB’nin web sitesinde “Transfer Merkezleri” başlıklı bir Excel dosyası var. Bu dosyada Kadıköy’de yapılacak 3 transfer merkezinden birisi İbrahimağa. İbrahimağa tam da Ayrılıkçeşmesi ve Tepe Nautilus AVM’nin bulunduğu yerin adı.

Ayrılıkçeşmesi istasyonunun yakınında İBB, Kadıköy Belediyesi ya da özel sektör tarafından yapılmış başka bir otopark da yok. Hatırlayalım: Marmaray günlük 1,5 milyon yolcu hedefi ile Türkiye’nin en yüksek kapasiteli toplu taşıma projesi.

Bu bilgileri verdikten sonra gelelim söylemek istediğime: Bu sabah (25 Şubat) saat 9:30’da Yenikapı aktarmalı olarak Taksim’e ulaşmak üzere Ayrılıkçeşmesi’ndeki Marmaray istasyonuna geldim. Daha önce defalarca kullandığım Tepe Nautilus AVM’nin otoparkına aracımı park etmek istediğimde otoparkın kapalı olduğunu gördüm, açılış saati 10:00 yani AVM’nin açılış saatiydi. Aracımı park etmek için 20 dakika dolandım, sonunda sokakların arasında bir yerlere park edebildim.

Belediyecilik sadece yatırım yapma işi değil. Aynı zamanda yönetme işi. Belediyeler bazen çok küçük müdahaleler yaparak kentin daha yaşanabilir bir yer olmasını sağlayabilir. Sosyal medyada sıklıkla dillendirdiğim metrodan (M2 hattı) Kanyon AVM’ye girişte güvenlik kontrolünün kaldırılması bu müdahalelerden birisi olabilir.

Tepe Nautilus AVM otoparkının transfer merkezi olarak kullanılması İBB’nin yapabileceği diğer bir yönetim çözümü. Milyonlarca liralık yatırımlar yapmadan önce AVM yönetimleri ile masaya oturularak kent, yurttaşı ve yatırımcıların tümünün kazanacağı çözümler oluşturmak mümkün.

Ayrılıkçeşmesi’nde AVM’nin otoparkı ile Marmaray’ın istasyonu birinci bodrumda aşağı yukarı aynı kottalar. İstasyonu her kullandığımda aklımdan Marmaray ile bağlantısının bodrum kat seviyesinden de yapılmasını sağlayacak basit bir kapı açma işi geçiyorken otoparkın saat 10:00’dan sonra hizmet vermeye başladığını ve esasında Marmaray yolcularına hizmet etmek için değil AVM’nin müşterilerine hizmet etmek için orada olduğunu düşündüğümde bir kez daha kendime haykırıyorum:
Bu kent yönetilmiyor.

Bir Sabır Hikayesi: ARKİV

ARKİV’in veritabanının oluşturulmasına 2002’de başlandı. Şahsen yürüttüğüm operasyonda bu büyüklükte bir veritabanını ilk kez tasarlamaya çalışıyordum.

Arkitera Mimarlık Veritabanı, 2003 yılının Dünya Mimarlık Günü olan 7 Ekim’de dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu’nun da katıldığı bir tanıtım toplantısı ile “Merhaba dünya” dedi.

Türk mimarlığının Cumhuriyet dönemine ait bölümünü belgelemek amacıyla çıkılan yolda Aydan Balamir, İhsan Bilgin, Aykut Köksal, Uğur Tanyeli ve Belkıs Uluoğlu’nun danışmanlığında yapılan toplantılarda “Türkiye” “Türk” tartışmasına dahil olmak yerine veritabanının adı Arkitera Mimarlık Veritabanı’nın kısaltmasından oluşan AMV olarak belirlendi.

Açılıştan önce hazırlanan sponsorluk dosyasıyla yapılan görüşmeler sonucu Kalebodur projeye hızla sponsor oldu. O günden bugüne kadar ise Kalebodur’un desteği her zaman arşivle birlikte.

AMV açılıştan sonra, veritabanı yapısı bozulmadan bir kez yeniden kodlandı. 2005 başında açılan ve ARKİV V2 olarak bahsedebileceğimiz bu tasarım bazı kolaylıklar sağladı. 2007 başında girilen ekonomik bunalım veritabanına erişimin ücretli olmasıyla aşılmaya çalışıldı. Abonelik yöntemi ne Arkitera, ne sitenin izleyicleri ne de sponsora yararlı olmadı. Krizin aşılmasıyla Mayıs 2009 tarihinde ARKİV yeniden açılmış oldu.

ARKİV’in v1 ve v2 versiyonları aynı veritabanı üzerinde yapılan tasarım ve kodlama düzenlemelerinden ibaretti. Basitçe söyleyecek olsak altyapıya dokunmadan görünen bölümlerin nitelikli bir şekilde onarılmasıydı bu düzenlemeler.

ARKİV’in veritabanının oluşturulmasına 2002’de başlandı. Şahsen yürüttüğüm operasyonda bu büyüklükte bir veritabanını ilk kez tasarlamaya çalışıyordum. V2 veritabanı Ekim 2003’teki açılışından on yıl sonra, 2013’te ARKİV V3 açılana dek geçerliliğini sürdürdü. V2 halen dev2.ARKİV.com.tr adresinde o gün bıraktığımız gibi duruyor.

Zaman zaman “Neden eski ARKİV’deki bilgilerim yenisinde yok ki!” diyen sitemkâr ve bir o kadar da haklı sorularla karşılaşıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi eski ARKİV, her birisinin de çeşitli sayılarda kolonları olan 150’ye yakın tablodan oluşan bir veritabanı yapısına sahip. Bu veritabanı yapısı, verinin girilmesini de, kontrol edilmesini de, işletmeyi ve niteliği belli seviyede tutabilmeyi de olanaksız hale getirmişti. Arkitera olarak sitenin işletmesinde gün geçtikçe çıkmaza giriyorduk. Bu soruna paralel olarak, bir projeyi ARKİV’de ve Arkitera.com’da yayınlamak istediğimizde veri girişinin 2 kez yapılması gerekiyordu. Hadi 2 kez veri girişinin verimsizliği bizim kendi iç sorunumuz diyelim verilerin 2’şer kez girilmesi aynı zamanda nitelik sorunları oluşturuyordu.

İkinci neden biraz daha kolay anlaşılır pratik bir zorunluluktu. ARKİV’in ilk yıllarındaki internet bağlantı hızına paralel olarak ARKİV’de yer alan görsellerin büyüklükleri 400-600 piksel civarındaydı. Bugün bu büyüklükler bazen neredeyse ön izleme büyüklüğü olarak kullanılıyor. Bugün geldiğimiz noktada görselleri çoğu zaman 2.000 piksel olarak siteye giriyoruz.

Veritatabanıyla ilgili bu açıklamadan sonra ARKİV’in gelişimine geri dönebiliriz.

2003 yılında açılan siteye mimarlar hızla veri gönderdiler. Baştan planlandığı gibi site Türkçe- İngilizce yayın yapıyordu. Zamanla sitede binlerce proje, yüzlerce mimar profili oluştu.

Sırası gelmişken ve bir sonra anlatacağım konuyla da ilgiliyken ARKİV’le ilgili bir soruya daha açıklık kazandıralım. ARKİV’e kabul için bir seçme söz konusu değil. Bir binayı tamamlamış olmak ARKİV’de yer almak için yeterli. Bir dekorasyon sitesine dönüşmemek için sadece iç mekan tasarımı bitirmiş olmak yeterli kabul edilmiyor. Bir bina bitirmemiş de olsa kamu yarışmalarında ödül kazanmak da profil oluşturulması için yeterli olabiliyor.

ARKİV’deki binlerce proje ve siteye kabulde seçim kriterinin olmaması daha nitelikli üretimin öne çıkarılmasını zorunlu kıldı. Bu zorunluluğa paralel Türkiye’de her sene üretilen nitelikli mimarlık ürünlerinin sayısındaki artış ve Koleksiyon Mobilya tarafından hazırlanan Koleksiyon Yıllığı’nın 2003 ve 2004’te yayınlandıktan sonra devam ettirilmemiş olması ARKİV Seçkileri‘nin ortaya çıkmasını sağladı.

ARKİV Seçkileri özetle, Türkiye’de her sene üretilen nitelikli yapıların bağımsız ve her sene yeniden oluşan bir jüri tarafından seçilerek ARKİV üzerinde işaretlenmesinden ibaret. Bir nevi ARKİV’den seçki, zaten bu nedenle de ismi ARKİV Seçkileri.

Seçkiler ile o yılın üretimini ayrıca belirgin hale getiren ARKİV, ARKİV Buluşmaları ile bilgiyi derinleştirme çabasında bir adım daha atmış oldu. Seçilen bir binanın mimarıyla birlikte gezilmesi ve yerinde tartışılması olarak özetlenebilecek bu alt proje kapsamında ilk gezi Ocak 2010’da yapıldı ve bugüne dek 33 ARKİV Buluşması yapıldı.

Mimarlık gibi üretimi uzun sürece yayılan bir alana hizmet eden ARKİV için hem Arkitera hem de sponsor Kalebodur zamanla ilgili olarak gereken sabırı gösterdi. Bir yandan yukarıda tanımlanan tasarım ve programlama çalışmaları ile etkinlikler devam ederken diğer yandan da sürekli yeni proje arayışları devam etti. Yakın zamanda bu yeni projelerden ikisini duyacaksınız: Fieldtrip ve ARKİV iPad uygulaması.

Google’ın bir ürünü olan Fieldtrip kendisini şöyle anlatıyor “Field Trip, etrafınızdaki dünyanın ilginç, gizli ve benzersiz özellikleriyle ilgili rehberinizdir. Field Trip telefonunuzda arka planda çalışır. İlgi çekici bir şeye yaklaştığınızda, konumla ilgili ayrıntılar içeren bir kart görüntüler. Tıklamak gerekmez. Mikrofonlu kulaklığınız veya Bluetooth bağlantınız varsa, bilgileri size okuyarak da iletebilir.” 4SQ ve Facebook Konum’dan farklı olarak Fieldtrip bu hizmeti yüzlerce,binlerce uzmanlaşmış siteden alarak biz kullanıcılara ulaştırıyor. Bundan böyle Fieldtrip’te ARKİV’i de, ve böylelikle Türk mimarlığını da, bulabileceksiniz.

İkinci yeniliğimiz tablet uygulamamız. 21 Mayıs tarihinden itibaren Apple Uygulama Dükkanı’ndan indirilebilecek ARKİV iPad uygulaması ile iPad’inizde ARKİV’i kullanmanız mümkün olacak.

Bu iki teknolojik yeniliğe ek olarak 2015’ten itibaren ARKİV Seçkileri Türkiye Mimarlık Yıllığı’na dönüşecek. Projeyle ilgili ayrıntılı bilgi www.mimarlikyilligi.com adresinden elde edilebilecek.

Yazıda Kalebodur’un adını andık ama kurumlar sonunda kişilerle var oluyor, bunu unutmadan tüm Kalebodur çalışanlarına ve özellikle de Asiye Bodur ve Pelin Özgen’e süreçteki destekleri için Arkitera adına teşekkür ederim.

Fieldtrip’in indirmek için linkler:

Bu Musibet Bin Nasihattan İyi Değil

Bu Musibet Bin Nasihattan İyi Değil

28 Mart 1989 Nurettin Sözen İBB başkanı seçildi.
11 Eylül 1992 M2 metrosunun (Taksim-Levent) temeli atıldı.
27 Mart 1994 Recep Tayyip Erdoğan İBB başkanı seçildi.
12 Kasım 1998 Ali Müfit Gürtuna İBB başkanı seçildi.
24 Ekim 2000 M2 hattı açıldı ve yolcu taşımaya başladı.
Mart 2002 Calatrava dönemin İBB Başkanı Ali Müfit Gürtuna ile görüştü.
1 Nisan 2004 Kadir Topbaş İBB başkanı seçildi.
Mayıs 2004 Kadir Topbaş tasarımı “kendisine ait” Haliç Metro Köprüsü’yle ilgili ilk mülakatını verdi, ilk görseller yayınlandı. (ortada metro yanlarda karayolu olan görsel)
30 Ocak 2009 M2 hattı Şişhane’ye (Ve diğer yönde Atatürk Oto sanayi) uzadı.
24 Haziran 2011 Yenikapı transfer merkezi için davetli bir yarışma açıldı
20 Haziran 2012 Yenikapı dolgusu “Yenikapı’ya modern konser ve miting meydanı” başlığıyla duyuruldu.
15 Şubat 2014 Haliç Metro Köprüsü açıldı.

Haliç Metro Köprüsü geçtiğimiz hafta sonu Başbakan tarafından açıldı. Mimarlık ortamının büyük çoğunluğunun eleştirdiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz köprünün tarihçesi de oldukça uzun. Bu uzun süreç çeşitli tartışmalarla bugüne kadar geldi.

Haliç geçişinin tamamlanmasıyla İstanbul’un en önemli ve kapasitesi en yüksek iki metro hattı olan M2 (Yenikapı – Hacıosman) ve Marmaray bağlanmış oldu. Yakında açılacak Yenikapı – Aksaray bağlantısı ile bu iki hat M1 (Aksaray – Atatürk Havalimanı) hattına da bağlanmış olacak.

Bu gelişmelerle Yenikapı ve Ayrılıkçeşmesi Türkiye’nin iki önemli metro transfer merkezi oldular. Hem Ayrılıkçeşmesi hem de Yenikapı transfer merkezinin konforlu toplu taşımadan beklediğimiz özelliklere sahip olduğunu söylemek lazım (İstasyonların iç mekan tasarımları, grafik yönlendirmeleri vesaire bu yazının konusu değil.).

Bugün Kartal’dan M4 metro hattına binen bir yolcu Ayrılıkçeşmesi’nde yapacağı bir aktarma ile Marmaray’a transfer olarak Yenikapı’ya ulaşabilir ve Yenikapı’dan M1 hattı ile Hacıosman’a kadar gidebilir. Açılacak Yenikapı-Aksaray bağlantısı sonrasında ise metro ile Başakşehir’e kadar ulaşması mümkün olacak. Bu ulaşım yatırımları İstanbul için devrim niteliğinde.

Böyle olumlu gelişmeler olurken -kabul edilebilir, zamanla iyileştirilebilir hataların yanında- yıkım niteliğinde sonuçlarla da karşı karşıya kalıyoruz. Haliç Metro Köprüsü bunlardan birisi.

“Kendin Pişir Kendin Ye” güzel konsept ama mesele kebapsa

Belediye Başkanı’nın kendi yönettiği belediyede proje çizmesi ne yanından tutsak elimizde kalır. İşi kendi kendisine mi veriyor? Kadir Topbaş belgelerde resmi olarak konsept tasarımcı olarak görünüyor. Kendisine bağlı Raylı Sistem Müdürlüğü, Topbaş’ın çizdiği projeyi onaylıyor!

Belediye Başkanı’nın proje müellifliğinde, İBB’ye resmen başka mimari proje işleri yapan Hakan Kıran’la ortak görünmesi de sorunlu. Topbaş ve Kıran’ın bu işbirliğinde eleştirilmesinden daha doğal bir durum olamaz. Hele de Hakan Kıran’ın bazı projelerde (Mesela Kuşdili’ne yapılacak Salı Pazarı AVM) aynı zamanda gayrimenkul geliştirici rolünün bulunması durumu iyice içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Haliç Metro Köprüsü ile ilgili yapılan eleştirilerin hemen ardından genellikle keşke yarışmayla yapılsaydı deniyor. Eleştiri yazılarından birisinde bir meslektaşım Topbaş’ın yarışma açmasını ve eğer çok istekli ise kendisinin de bu yarışmaya katılmasını öneriyor. Bu dahi olanaksız. Böyle bir yarışma düşünün. Bu yarışmada Topbaş gerçekten en iyi projeyi bile tasarlamış olsa seçilemezdi. O günkü ortamda da seçilemezdi ama bugünün Türkiyesinde bu seçim sonrasında neler olacağını hayal etmek bile güç.

Uzun sözün kısası Başkan, kentinin belediye başkanlığını yürütür. Mimarlık hizmetini de ortamdan alır. Ne kendisi çizer, ne arkadaşı çizer, ne de bazen olduğu gibi kamu kurumlarının içinde çizilir. Doğan Tekeli’nin söylediği gibi “mimarlık zor zanaat”. Çok çalışma, disiplin, görgü ve yetenek gerektiriyor. Yarı zamanlı ya da devlet memuru olarak yapılabilecek bir iş değil.

Mimarlar Oyun Dışı

Özellikle son 10 yıldır gerek hükümetin gerekse belediyelerin mimarlık ortamı ile bağı tümüyle koptu. Türkiye’nin içinden geçtiği siyasi iklimde bunu olağan sonuç olarak görmek mümkün.

Topçu Kışlası için bir grup mimar Kadir Topbaş’la görüştü. Bu görüşme Radikal Gazetesi’nin arka sayfasında, o ilanda ismi bulunan mimarların katkı koyduğu bir duyuru metninin yayınlanması sonrası olmuştu. Oysa bu 40 mimar görüşme öncesinde Topbaş’ın özel kaleminden randevu talep etmiş ve bu randevunun alınması için süreci takip etmişti. Olağan koşullarda belediye başkanının mimarları görüş istemek için davet etmesi gerekirken son dönemin Türkiyesinde mimarlar bir belediye başkanının dikkatini ancak bir gazete ilanı ile çekebilmişti.

Geçtiğimiz 10 yılda İBB’nin yaptırdığı binlerce tasarımdan bahsedebiliriz. Gayrimenkul geliştirme projeleri, tek yapı ölçeğinde hizmet binaları ve sosyal binalar, meydan düzenlemeleri ve parklar ve nicesi. Bu yapılardan hiçbirisi sıkı bir uluslararası mimarlık dergisinde yer bulmadı. Hatta ulusal dergilerde yer bulmadığını söylemek de yanlış olmaz.

İBB’nin açtığı yarışmalar da oldukça sorunlu.

  • Başakşehir Kent Merkezi
  • Çamlıca Tepesi TV Radyo Kulesi
  • İBB Şehir Tiyatroları Beyoğlu Sahnesi
  • Kartal Alt Merkez ve Kartal-Pendik Kıyı Kesimi Kentsel Dönüşüm (Kamu yarışma mevzuatı dışı)
  • Küçükçekmece İlçesi Kent Merkezi
  • Küçükçekmece-Avcılar İç-Dış Kumsal Alanı (Kamu yarışma mevzuatı dışı)
  • Maltepe – Dragos Sanayi Alanları (Kamu yarışma mevzuatı dışı)
  • Maltepe Bölge Parkı
  • Yaya Üst Geçitleri
  • Yenikapı Transfer Merkezi ve Arkeopark (KİK dışı)

Yukarıda bir çırpıda verdiğim örneklerin tümü sorunlu. Hiçbirisi henüz uygulanmadı. Oysa İBB dışında başka bir kurum tarafından açılan, Deniz Müzesi Yarışması da ardından inşaatı da başarıyla tamamlandı. Bu noktada İBB’nin proje elde etme süreçleri tümüyle sorunlu demekte hiçbir beis yok.

Haliç Metro Köprüsü’nün projelendirilmesini bu genel tablo içinde düşünmekte de fayda var. Zaten alınamayan mimarlık hizmeti bir köprü tasarımı için de alınamadı.

Peki, Bu Geçiş Nasıl Tasarlanabilirdi?

Yaklaşık 15 yıldır üzerinde konuştuğumuz metronun Haliç’i geçerek Yenikapı’daki transfer merkezine bağlanması bir köprü ile değil, tıpkı Marmaray gibi bir tüp geçiş ile yapılabilirdi. “Eğim kurtarmazdı, Şişhane İstasyonu vardı” geçelim bunları iyi planlanırsa rahatlıkla yapılabilirdi (Bunu söylemek için mühendis olmaya gerek yok 5km yakınında benzeri yapıldı).

Tünel değil de köprü yapmaya karar verdik. Topkapı Sarayı, Ayasofya, Beyazıt Camisi ve nice İstanbul anıtının göreceği bir köprü yapıyoruz. O kadar ki, bu köprü Sokullu Camisi’nin hemen yanından geçiyor, Süleymaniye Külliyesi’nin hemen altına bir ucu değiyor. Hal böyleyken şunu kenara bu işin anayasası olarak yazmak gerekliydi: “Ne kadar görünmez o kadar iyi.” Yapılan açıklamalarda bir yandan cam bir köprü (Zamanının Zaytung’u herhalde) olacağı söylenirken öte yandan bu yüzyılın imzası bir köprü olacağından sıkça bahsedildi. Geldiğimiz nokta gerçekten bu dönemin bir imzası oldu.

Eleştiri geliştiren mimarlar ve toplumun diğer aydınları çoğunlukla “Bir yarışma yapılabilirdi” dediler. Açıkçası İBB’nin yarışma siciline bakınca yarışma da kurtarmazdı demekten kendimi alamıyorum. “Yarışmayla Yap” isimli büyük bir proje / kampanya yürüten bir mimar olarak hem de. Bunu söylüyorum ama yine de köprü projesinin iyi düşünülmüş bir uzun süreç içinde yarışma dışında başka bir yolla elde edilmesinin mümkün olmadığını, bu kadar önemli bir yerde yarışma dışı bir yol kullanmanın kabul edilemez olduğunu da biliyorum.

Şunu not düşelim: Türk mimar ve mühendisleri köprü tasarlamak konusunda gelişmeye, geliştirilmeye muhtaç. Bunu Türkiye’de açılan ilk ve halen tek köprü yarışması olan Avanos Köprüsü Yarışması’nda gördük. Türkiye’nin en büyük kaynağını yöneten 15 milyonluk İstanbul’un köprü projesini elde etme biçimine ve bir de 13.000 nüfuslu, bünyesinde sadece 1 mimar çalıştıran Avanos Belediyesi’nin yaptığına bakınca.

Ali Müfit Gürtuna’nın başkan olduğu dönemde köprü projesi için Calatrava ile görüşüldü. Teklif alındı ama 8.000.0000 dolar istediği söylenen Calatrava ve İBB anlaşamadı. Kamu mevzuatındaki proje bedellerini dahi fazla bulan anlayış Calatrava’nın 8 milyon dolarını büyük olasılıkla fiyat nedeniyle reddetti. Açıkçası 8 değil 18 milyon dolar proje ücreti de ödenebilirdi. Ama “iyi ki de Calatrava tasarlamadı” demekten de kendimi alamıyorum. Tarihi mirasımızın hakettiği saygıyı gösterecek bir projenin elde edileceğinden kuşkuluyum ve bir de projenin star mimarca tasarlandığı söylemi üzerinden meşruiyeti söz konusu olacak, en azından gündeme gelecekti.

Köprünün Kendisine Eleştiriler

Hala bitmemiş olan uzun tartışmaların ardından Köprü hafta sonu hizmete açıldı. Böylece köprüyü gördük.

İlk söylenmesi gereken köprünün içinde bulunduğu tarihi çeveye karşı küstahça iriliği. Rahatsız edici yükseklikteki taşıyıcı ayaklar hiç olmayabilirdi (Başka bir köprü mümkün olmadığını köprü üzerinden kendini yakarak anlatacağını söyleyen köprünün mimarı Hakan Kıran bir tarafta dursun). Köprünün denizden yüksekliği hep alıştığımız Unkapanı ve Galata köprülerinden oldukça fazla, mutlaka daha alt kottan geçmesinin bir yolu bulunabilirdi. Köprünün ortasında bir istasyon olması nedeniyle ortası gereksiz yere geniş.

Köprü üzerindeki istasyonu gidip yerinde görene kadar naif bir beklenti ile balıkçılar için yapıldı herhalde diye düşünmüştüm. Başbakan’ın açılışta yaptığı konuşma da bu yönde düşünmeye sevk ediyor. Oysa köprü üzerinde zaman geçirmeniz için hiçbir gerekçe yok. Köprü üzerinde bir seyir platformu falan yok. Dümdüz bir istasyon söz konusu olan. Hal böyle iken denizin ortasındaki istasyon kimin ne işine yarayacak ki.

Köprünün iki yanında, istasyondan 4 m alt kotta, iki yakayı birbirine bağlayan iki yaya yolu var. İstasyona bu yaya yolları ile ulaşılıyor. Ters taraftan geldiyseniz yandınız. Önce istasyon kotuna, sonra karşıya geçmek için biraz daha yukarıya merdiven çıkmalısınız. Neden bu kotlar alttan bağlı değil? Bu istasyon neden ortada değil? Köprünün üzerine istasyon yapıldı, bari doğru çözülseydi demekten kendimi alamadım.

Yanlardaki bu kotlardan istasyona engelli erişiminin olmadığını söylemiş miydim…

Medyanın Haliç Metro Köprüsü Sınavı

Haliç Metro Köprüsü sürecinde basın da iyi bir sınav vermedi. Gökhan Tan’ın bu konudakiyazısını ayrıca okumanızı öneriyorum. CNNTürk Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav’ın bir yazısı ise iyice aklımı karıştırdı. 29 Mayıs 2013’te kaleme aldığı yazıda Boratav 3.Köprü’nün bir ustaya emanet olduğunu yazıyor. Bu usta Foster ile Millau’yu da yapan Fransız mühendis Michel Virlogeux.

Boratav yazısının sonunda Haliç Metro Köprüsü ve Çamlıca Camisi tasarımlarında fırsatı kaçırdık bari 3. Köprü nitelikli tasarlansın diyor. Oysa Haliç Metro Köprüsü’nün tasarımcılarından birisi zaten Michel Virlogeux. AK Parti baskısı altında ya da değil çok daha iyi bir medya düzenine ihtiyacımız var, Türkiye’nin en önemli TV’larından birisi bunu zaten biliyor olmalıydı. Biz onlardan öğrenmeliydik.

Size Bir Cansever Yetmezse Bize de Bir Başbakan Yetmez

Başbakan Erdoğan dün Esenler Belediyesi Şehir ve Düşünce Merkezi’nce düzenlenen “Şehir Yazarları ve Akademisyenleri” toplantısında konuştu. Konuşmasında “Bize bir tek Mimar Sinan yetmez, bize bir tek Cansever yetmez binlerce ihtiyacımız var.” dedi.

Size Bir Cansever Yetmezse Bize de Bir Başbakan Yetmez

Başbakan Erdoğan dün Esenler Belediyesi Şehir ve Düşünce Merkezi’nce düzenlenen “Şehir Yazarları ve Akademisyenleri” toplantısında konuştu. Konuşmanın eksenini “tarih” ve “kültürümüz”den kopuş oluşturuyordu. Erdoğan, Mimar Sinan’ı anlamak bir yana, kitabesinde yazılı olanı dahi anlayamayacak kadar geçmişimizden koparıldığımızı belirterek konuya oldukça geniş bir açıdan yaklaştığını da gösteriyordu.

Daha konuşmasının başında şehirlerin içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını belirtiyor, mevcut durumla ilgili çok sayıda mazeret ve bahane üretilebileceğini söylüyor, tam bu noktada naifçe bir özeleştiri gelmesini beklerken, şehirlerimizde 50 yılda oluşmuş gecekondu sorununun 11 yılda tamir edildiğini söyleyerek devam ediyor sözlerine Başbakan Erdoğan.

Konuşmasında geçen cümlelerden satır başları şöyle:

  • “Medeniyetleri tek başına idareciler inşa etmezler. Bürokratlar, teknokratlar inşa etmezler. Onların içinden çıkan sanatçılar (mimarları da örnek vererek) medeniyetlerin asıl mimarlarıdır…”
  • “Tek başına güç ve finansman ne medeniyet ne de tezahürü olan şehirler inşa etmeye yetmez.”
  • “Bize bir tek Mimar Sinan yetmez, bize bir tek Cansever yetmez binlerce ihtiyacımız var.”

Kültürümüzle, geleneğimizle yakından ilgili birkaç örnek vererek ilerleyelim.

Çamlıca Camisi

Binlerce Cansever on binlerce Mimar Sinan istediğini belirten Erdoğan’ın bizzat takip ettiğini bildiğimiz projenin mimarlık kültürüne, geleneğe katkısı yok. Mimarlığın neresinden bakarsak bakalım son derece başarısız. Türkmenistan, Kazakistan gibi otokratik mimarlık üretiminin tavan yaptığı ülkelerdeki merkeziyetçi üretim anlayışından bile kötü. Ruhumuzdaki “medeniyet ışığını” değil ama kültürel tahribatın vardığı seviyeyi göstermesi açısından anlamlı.

Yeni Başbakanlık Binası

Ayrı bir yazıya konu olabilecek olan binanın yeşil alana yapılıyor olmasına ve sürecine burada değinmiyorum. Ancak Başbakan’ın yeni bina için mimarlardan proje aldığı ve bunların içinden Şefik Birkiye’nin projesini seçtiğini biliyoruz. Esasen proje ortada olmadığı için bu konuda yorum yazmak anlamlı değil.


Ordu Belediye Hizmet Binası, Şefik Birkiye

Lakin üreteceği bu binada büyük bir devrim yaparak kültürel ve tarihi geçmişimizle bizi bağlayan yeni bir mimari stil bulmazsa Şefik Birkiye’nin projelerini gayet iyi biliyoruz. Bunları Osmanlı & Selçuklu sanmak ancak büyük bir cahillik olabilir.

Taksim Projesi

Taksim projesi bir bütün olarak kafa karışıklığının en iyi göstergesi belki de. Yayalaştırma adı altında tasarım anlamında zaten niteliksiz olan bir meydan daha da niteliksizleştirildi. Yeniden üretilmek istenen oryantalist kışla bizim kültürümüz ne diye haykırmaya tek başına gerekçe. Ama yetmiyor… Başbakan’ın zihnindeki kültürel çatışma AKM’ye de sıçrıyor. AKM’yi fazla modern bulan Başbakan AKM’yi yıkarak yerine barok bir opera binası yapılacağından bahsedebiliyor.

Opera mı, barok mu, yoksa modern mimarlık mı bizim kültürümüze ait? Sadece bu soruya cevap aramak dahi başlıca bir tartışma.

Metro Geçiş Köprüsü

Başbakan’ın konuşmasında binlercesine ihtiyacımız olduğunu söylediği Sinan’ın en önemli eserlerinden birisi Süleymaniye Külliyesi. Külliyenin hemen karşısına bir köprü yapılıyor. Bu geçiş bir ihtiyaç ve yapılmalı. Yine işin sürecine, köprünün yerine, üzerindeki istasyona, Belediye Başkanının mimarlığa soyunmasına hiç girmeden sadece konumuzla ilgili basit bir tespitle ilerleyelim: geleneğe sahip çıkmak her zaman üretmek demek değil. Kimi zaman ürettiğimiz mühendislik / tasarım objesi kendisini o kadar geri çekebilmeli ki nesiller boyu gelerek bize ulaşan mirasımıza saygıyı öyle göstermeli.

Haliç metro geçiş köprüsü pekâlâ incecik bir çizgi olarak da yapılabilirdi. Elbette bu da başlı başına bir tasarım sorunu ama dikkat çekmek istediğim; kültürden, geçmişimizden bu kadar hararetle bahsedip, elimizdeki en önemli eserin siluetini dahi etkileyecek bir köprü tasarımının nasıl acımasızca uygulanabildiği.

TOKİ

“81 il, 800 ilçe, 2.775, şantiye, 614.965 konut” TOKİ sitesine girdiğinizde sizi karşılayan bu sayılar.

Konut üretim fonksiyonunu aşarak Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimenkul ajansı haline gelmiş olan TOKİ, yayınlarında ve faaliyetlerinde “medeniyet ışığı” göstermiyor.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “… mimarisi konutlar” diyerek hiçbir kültürel zemine oturmayan, gelenekle ilgisi olmayan projeler, nasıl üretildiği belirsiz bir şekilde yapılıyor. Bu işin kültürel tahribat yanı.

Kültürel tahribat yetmezmiş gibi TOKİ tarihi mirası da tahrip ediyor. (Çevre meselesi konu dışı olduğu için değinmiyorum.) Başbakan Erdoğan’ın geçmişimizi daha çok Osmanlı’ya bağladığını hatırda tutarken Türkiye’de “TOKİ’nin Bursa Şehrine Tokadı” isimli bir yarışmanın yapılabildiğini hatırlamak lazım. (TOKİ’nin mahkemeye itirazına rağmen hem de.)

Üsküdar Meydanı

Üsküdar Meydanı’nın öğrettikleri başlıklı ayrı bir makale yazılabilir. Denize açılan ve ikisi Sinan tasarımı üç önemli Osmanlı Camisi ile çevrelenen Üsküdar Meydanı herhangi bir Batı Avrupa ülkesinde olsaydı ne olurdu acaba?

Başbakan’a göre “kimlik bunalımı yaşayan özünden uzak nesiller” bugünkü çevreden sorumlu ama “ecdadını tanıyan nesiller” şehirleri doğru kuracaklar. Üsküdar Meydanı’nın tasarımını mimarlık ortamına açmayan, süreci tümüyle kapalı yürüten ve Osmanlı’nın en nadide mekânlarından birisinin canına okuyan “kimlik bunalımı yaşayan, özünden uzak nesiler” değil tüm paydaşlarıyla iktidarın kendisi.

Bir mühendislik projesi olarak Marmaray’ın altyapısındaki başarı üst yapıya, mimarlığa, tasarıma geldiğinde felakete dönüşebiliyor. Üsküdar Meydanı’ndaki çözüm tam da bunun göstergesi. Kültür, gelenek, sanat, mimarlıktaki gelişme ve ilerleme yapılan etkileyici konuşmalarla değil, bu alanlarda çalışanlara yol açarak, imkân yaratarak olabiliyor ne yazık ki.

Mimarlık Düşüncesi Nasıl Gelişecek

İktidar kendi düşünce dünyasında eksikliğini hissettiği milli mimariye ilişkin yeterli çalışmayı yapmadı. Dünkü etkinliğin ev sahibi Şehir ve Düşünce Merkezi belki de bu anlamda düşünce üreten tek kurum. İyi niyetli ama çalışmaları son derece zayıf. Şaşırılacak bir sonuç da değil bu. Ülkenin, bizzat Başbakan’ın ve Bakanların en üst seviyeden söylemleri ile “Osmanlı & Selçuklu” denen bir kültür girdabından geçtiği aşamada düşünce üretme işi bir ilçenin kurduğu merkeze bırakılırsa olağan sonuç bu.

Projeler üzerinden görülebilen sorunlar kişi ve kurumlar düzeyinde de takip edilebiliyor. İstanbul ve Ankara’da Belediye Başkanları’nın adeta mimarlardan tümüyle koptuğunu söyleyebiliriz. Hem de İstanbul’da Topbaş gibi görece ılımlı ve mimar bir belediye başkanının varlığına rağmen.

Devletin mimarlık kültürü ile ilgili tek bir birimi yok. Kültür ve Turizm Bakanlığı ya da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mimarlığı ve mimarları bir varlık olarak dahi kabul etmiyor. Yapılanmalarında, organizasyonel şemalarında buna ilişkin birimler yok.

Başbakan’ın ya da Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın mimarlık dünyası ile hükümet arasında köprü kuracak danışmanları yok.

Ülkenin fiziksel planlamasında giderek tek söz sahibi olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bizatihi tüm uygulamaları mimarlardan kopuk. Bakanlar; gazetecilerle, gayrimenkul geliştiricilerle yemekler yiyor, toplantılarına katılıyor. Ancak mimarlarla hiç ilgisi yok.

Hormonlu büyüyen gayrimenkul endüstrisinin yanında mimarları ve mimarlığı güçsüz duruma sokan politikalar da son dönemde üretildi. İnşaat tabelalarından mimar isimlerinin kaldırılması, mimarın telif hakkı ile ilgili çeşitli olumsuz düzenlemeler yapılması gibi.

Hal böyle iken bize bir Sinan ve Cansever yetmez diyerek mimarlardan talepte bulunmak Zaytung haberine konu olabilir ancak.

Muhafazakâr Mimarlıktan Bahsedebilir miyiz?

AK Parti ile Gülen cemaati arasındaki gerilimde sıkça dillendirilen bir tespit var: AK Parti’nin yetişmiş hukukçusu yok, Gülen Cemaati & AK Parti koalisyonu ile hukuk idare ediliyor, ediliyordu.

Mimarlık alanında ortada bir koalisyon yok. Çünkü milliyetçi ve muhafazakâr olarak tanımlanabilecek bir mimar kitlesinden bahsetmek mümkün değil. AK Parti ve hatta Gülen Cemaati’nin isimlerini sayabileceğimiz mimar sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Kentlerin içinde bulunduğu ürkütücü tablonun sorumlusu işlerin liyakat esasına göre dağıtılmaması.

İşin Özü Daha Basit

Tüm bu kimlik tartışmaları içinde unutmamamız gereken hatta öncelikle odaklanmamız gereken önemli bir konu var. Mimarlık bir tasarım işi aynı zamanda. Tasarım ve kimlik elbette ayrılamaz bütünler, kentlerimizin kimliği elbette olmalı. Lakin temel sorunlarımız var olduğunu unutmamalıyız.

  • Planlama disiplini.
    Kimlikli ya da kimliksiz her işim başı planlama. Katılımcı, nitelikli ve şeffaf.
  • Konforlu toplu taşıma.
    Minibüs, dolmuş ve otobüs (elbette kullanılması gerekir ama önce ray) toplu taşıma değil. Hedef olarak raylı sistemlerin temel ulaşımımız haline gelmesini koymalıyız.
  • Bisiklet ulaşımı.
    Kopenhag’da toplumun %36’sı işine, okuluna bisikletle gidiyor. Bizde bisiklet adeta bir dekorasyon unsuru. Hem belediyeler hem kullananlar açısından.
  • Engellilerin sokaklara çıkabilmesini sağlamalıyız.
  • Engelsizlerin geniş ve rahat kaldırımlarda yürüyebilmesi o kadar temel bir konu ki.
  • Almanların trenle 3 saatte gittikleri yolu biz uçakla 4,5 saatte gitmek istemiyoruz.
    Kent merkezlerinden hareket edecek hızlı trenlerin ülkenin her yanını sarması gerek. Demir ağlarla ören kim olursa olsun başımızın üstünde yeri var.
  • Konutlara güneş girsin istiyoruz. Ne kadar da temel bir istek aslında.
  • Daha da temelinde toprağa dokunmak istiyoruz.
    Gerekirse kente 1 saat trenle ulaşılabilecek mesafede oturabilmek ama köy yaşamı istiyoruz. Buradan işimize raylı sistemlerle gitmek istiyoruz.
  • Evimizin yakınında park olsun istiyoruz.

Doğunun Mekke’de yaptıkları ve Batı’nın on binlerce kentindeki duruma bakıyorum ve hadi hep birlikte yozlaşalım diyorum.

Nasıl bir Cevizli Tekel?

Cevizli’deki Tekel Tesisleri yeni kentsel gündem konularımızdan birisi. 49 yıllığına İstanbul Şehir Üniversitesi’ne verilen tesisler ve arazi için zaman zaman tepkiler yükseliyor.

Nasıl bir Cevizli Tekel?

Tepkileri nasıl değerlendirelim?

Santral İstanbul, 2004 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne tahsis edildi. Oğuz Özerden ve Yiğit Ekmekçi girişimiyle sonradan anladığımız kadarıyla altından kalkılamayacak ekonomik zorluklarla baş edilerek örnek bir kampüs oluşturuldu. Bugün Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü için İstanbul’daki tüm üniversite yapı ve kampüsleri içinde en iyilerinden birisi diyebiliriz.

Santral İstanbul öncelikle bir kent içi kampüsü. Yapıların tasarımları ve inşaat kaliteleri de ülke ortalaması içinde oldukça iyi. İçinde barındırdığı Enerji Müzesi ve Çağdaş Sanatlar Müzesi de kampüsün katma değerleri. Çağdaş Sanatlar Müzesi binasının başına gelenler bu yazının konusu değil ama bahsetmeden de geçilmez; bu kısa notu düşerek yazının asıl konusuna devam ediyorum.

Santral İstanbul’a itiraz edilir mi? Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilen Cevizli Tekel yapıları ve arsalarıyla ilgili düşüncelerimizi berraklaştırmak için Santral İstanbul örneği üzerinden düşünebiliriz: Santral’in en önemli sorunu kentle bütünleşmiyor olması. Etrafındaki yüksek duvarlar ve kontrollü giriş kapıları ile Santral İstanbul da bir “gated community”. Kurulduğu yıllardaki çevresini dönüştürme iddiasından oldukça uzakta.

“Gated community” olmasına rağmen Santral içinde bulunduğu bölge hatta İstanbul için bir kaçış alanı.

Cevizli Tekel, İstanbul Şehir Üniversitesi’nin geliştirmesiyle İstanbul için “gated” olmayan bir Santral İstanbul olabilir mi? Sanırım yazının bu kısmı için sorulması gereken soru bu.

Rahatlıkla “Cevizli Tekel” park olsun denebilir. Parklara olan ihtiyacımız açıkça ortada. Sahil yolu ile deniz arası mevcutta zaten kilometrelerce uzanan bir park. Şimdilerde ise İBB’nin denizi doldurarak elde ettiği çok büyük bir park, Cevizli Tekel’in 3 km yakınında yapılıyor. Ama İstanbul’un kişi başına düşen park alanı ortalaması istatistiklerinde durumunu da sıkça çıkan haberlerde görebiliyoruz. Bu açıdan değerlendirildiğinde Cevizli Tekel park olabilir. Ama Cevizli Tekel iyi bir kampüs de olabilir.


Fotoğraf: Uğur Ceylan


Fotoğraf: Uğur Ceylan

Endüstriyel miras yapılarının korunması, projenin bir üniversiteye yakışır şeffaflıkta üretilmesi, elbette projenin yüksek nitelikli bir tasarım olması zaten her proje için söyleyebileceğimiz genel tespitler.

Sonuç olarak “Cevizli Tekel ranta kurban” “Yandaşa peşkeş çekiliyor” benzeri konuyu değil tarafları hedef alan söylemler yerine “Nasıl bir Cevizli Tekel?” sorusuna cevap aramak bana daha doğru görünüyor.


Fotoğraf: Uğur Ceylan

Kamunun elindeki hiçbir gayrimenkul herhangi bir şekilde satılmamalı. Ancak elbette Cevizli Tekel ve Santral İstanbul örneğinde olduğu gibi kiralamalar ile kullanılabilir. (Paralı eğitim bu yazının konusu değil ve vakıf üniversitelerinin hayatımızın bir gerçeği olduğu varsayımı ile yazıldı.)

Her tür fonksiyon bilinçli bilinçsiz muhalefetle şehir merkezlerinden çeperlere doğru itiliyor. Fonksiyonları olmayan şehir merkezleri ancak turistler için sanal şehirler olabilir. Eğitim fonksiyonu kent merkezinde öncelikle yer alabilecek ihtiyaçlardan birisi.

Kamunun elindeki arsalar için proje geliştirme süreçleri için yine kamu tarafından tanımlanmış bir süreç yönetimi olmalı. Projelerin niteliğinden ve katılımcı olarak şekillendirildiğinden kimsenin kuşkusu olmamalı. Elbette bugün ülkenin geldiği noktada katılımcılığı sağlamanın zorluklarını da göz ardı etmek olanaksız. Ancak ülkeyi bu hale sokan zihniyet bu yoldaki zorluklara da katlanmak zorunda. Süreçler katılımcı ve şeffaf olmalı, bunun istisnası yok.

Yeni Başlayanlar için Fuar ve Kongre Turizmi

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş dün katıldığı bir fuar açılışında İstanbul’a yeni bir fuar ve kongre merkezi kazandıracaklarını söylemiş. Açıklamanın yeni tesisle ilgili kısmı şöyle:

“Kuzeyde yeni yapılan havaalanı yakınında 1,5 milyon metrekarelik alanda ‘Fuar Kampüsü’ yapmak üzere bir çalışmamız var. Yani orada gelenlerin konaklayabileceği, eşleri ve çocuklarıyla geldikleri zaman, eş ve çocuklarının zaman geçirebileceği, bir veya bir kaç fuarı birlikte yapabileceğimiz bir alan çalışmamız var. Aynı şekilde yine o bölgeyle ilgili bir ‘Kongre Kampüsü’ projemiz var. Bu çalışmalarla İstanbul, dünyayla rekabet edebilen ama bir numaralı olan, dünyada örneği olmayan hem fuarcılık hem kongre merkezi olacak.” (Tümüne bu linkten ulaşabilirsiniz.)

Bu yeni fuar alanı da Kanal İstanbul, üçüncü Köprü ve üçüncü Havalimanı gibi bizlere bir sürpriz olarak bildiriliyor. Bu sürprizlerden heyecanlanmamız mı bekleniyor bilinmez ama sürprizin doğası gereği yapılanın şeffaf ve katılımcı olmadığı açık. üçüncü köprü plansız yapılıyor, madem oradan bir köprü geçti, iyisi mi bir havalimanı da yapalım diyor yöneticilerimiz.

Başka türlü söylemiş olamazlar çünkü: İBB’nin Metropoliten Planlama Merkezi (İMP)’nin hazırladığı ilk planda havalimanı Silivri’de. Bu planın Odaların açtığı dava ile iptal edilmesi üzerine yine İBB’nin bir müdürlüğü olan İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün hazırladığı planda ise 3.havalimanı yerinde bir havalimanı yok.

Başkan bu fuar alanının kullanımına ilişkin bir senaryo da veriyor bize. Başkanın aktardıklarına göre fuar ziyaretçi ve katılımcılarının tarihi İstanbul’a erişmelerine de gerek yok. Çünkü Fuar Kampüsü içinde oteller, lokantalar, alışveriş olanakları yer alacak zaten. Kent merkezine ulaşmak isteseler de önemi yok zaten, ulaşmaları saatler sürecek, onun yerine Kuzey İstanbul’u görüp ülkelerine dönecekler.

Üçüncü havalimanı ile kenti birbirine bağlayacak direkt bir metro hattının varlığından hiç bahsedilmedi bugüne kadar. Bahsi geçtikten sonra, öyle bir hattın açılması nereden bakarsak bakalım en az 10 yıl…

Başkan Topbaş’ın açıklamasına göre İstanbul, Avrupa’daki kongre turizminde Londra ve Paris’in ardında üçüncüymüş. Bu konuda uzman değilim ve sayılara hakim değilim, olmaz diyemiyorum. Lakin PwC’ın güvenilir bulduğum şehir indeksinde kongre turizmi ile ilgili gördüğüm birkaç başlıkla modelleme yaptım. İstanbul’la birlikte dünyanın 27 önemli kentini kapsayan rapordaki bu modellemede İstanbul sadece Sao Paulo ve Johannesburg’u geçerek 25inci olabildi. Bu linkten siz de dilediğiniz parametreleri ve kentleri seçerek denemeler yapabilirsiniz.

 

İstanbul’un Önemli Fuar ve Kongre Merkezlerinin Durumu Nedir?

İstanbul Kongre Merkezi (ICC)

İstanbul’da yapılacak İMF toplantısına yetişmesi amacıyla inşaatı bir buçuk yıl gibi kısa bir sürede tamamlanarak Ekim 2009’da açıldı. Başbakan’ın kendi deyimiyle “7 katı yerin altında 5 katı yerin üstünde” Aslında bu fuar merkezinin tüm katları yerin altında. Zemin kattan giriyor ve sadece aşağı katlardaki fuar ve kongre düzenleme alanlarına ulaşabiliyorsunuz. Onbinlerce kişiyi aynı anda ağırlayabilecek bu merkez bir nevi bodrum kat cenneti.

CNR ve İstanbul Fuar Merkezi salonları (11 fuar salonu)

İDTM (İstanbul Dünya Ticaret Merkezi) %41’i İTO, %27’si TOBB, %24’ü İBB ve geri kalan %8’i de Bakırköy Belediyesi, İSO, İstanbul Ticaret Borsası ve İktisadi Kalkınma Vakfı’na ait bir anonim şirket.

CNR olarak bildiğimiz fuar alanları İDTM’ye ait. İDTM bu fuar alanlarından 8 tanesini CNR Holding’e kiralamış durumda. CNR Holding’in bu alanların işletmesini korkunç derecede kötü yaptığını tüm fuarcılık dünyası bilir ama bir şekilde bu sorun çözülmez.

İDTM fuar hollerinden üçünü ise kendisi işletiyor. Bu holler de tasarım ve işletme anlamında Avrupa’daki rakipleri ile karşılaştırıldığında hiç de iyi durumda değil.

İDTM alanlarının büyük avantajı Atatürk Havalimanı’yla neredeyse iç içe oluşu. Şimdilik tabii ki.

Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve Rumeli Fuar Merkezi

1949’da spor salonu olarak açılıyor. 1992’de kapanıyor ve 1996’da Lütfi Kırdar Kongre Merkezi olarak bugünkü hali ile hizmete giriyor.

Kültür Bakanlığı TURSAV ve TURSAB’ın da aralarında bulunduğu 149 ortaklı UKTAŞ şirketince işletiliyor. Kongre alanları, rakipleri arasında mekânsal nitelik dışında konuşacak olursak en iddialısı denebilir. Rumeli Fuar Merkezi’nde ise fuar organizatörlerinin kerhen fuar yaptıklarını söylemek yanlış olmaz.

Taksim ve Şişli bölgesindeki otellerden yayaların yürüyerek en konforlu olarak ulaşabilecekleri etkinlik alanı İstanbul Kongre Merkezi ile birlikte burası.

TÜYAP Fuar Merkezi

1996 yılında özel sektör girişimiyle açıldı. Tasarım olarak da genel konfor düzeyi olarak da Avrupa’daki örnekleri ile karşılaştırılamayacak seviyede yetersiz.

Geçen 20 yıla yakın zamana rağmen ulaşım ve otopark sorunu var. Yakınında sadece bir otel var, bu otel yoğun fuarlarda tam kapasite ile çalışıyor. Yine yoğun fuar dönemlerinde otomobille buraya ulaşmak iki saati aşkın zaman gerektiriyor.

Geçtiğimiz bir yıl içinde metrobüs ile ulaşım sağlandı. Havalandırması yetersiz ve iğne atılsa yere düşmeyecek bir ulaşım aracıyla bir saatte ulaşmak mümkün. (Metrobüs’ü İstanbul için mucize bir çözüm olarak gören birisi olarak not düşüyorum.)

Haliç Kongre Merkezi

Sütlüce Mezbahası’nın yıkılarak yerine benzeri bir binanın yapılmaya çalışıldığı bir kongre merkezi. Yakınında geçtiğimiz iki yıla kadar hiçbir otel yoktu, bugün de yürüme mesafesinde sadece Hilton Garden Inn Golden Horn’un varlığından bahsedebiliriz.

Toplu taşıma yok denebilir. Metrobüs’ten indikten sonra konforlu ve tasarlanmış bir yaya ulaşımı söz konusu değil. Kentlilerin buraya yaya olarak ulaşabileceği düşünülmemiş, tasarlanmamış durumda. Zaten merkezin kendisi içinde bulunduğu semti ve sahili sert bir şekilde ikiye ayırıyor.

Tema Park

Halkalı çöplüğünün fuar alanını da içerecek dev bir tema parka dönüştürüleceği 2008 yılında zamanın TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar tarafından ilk kez dillendiriliyor. 2010 yılında yapılan ihaleyi Mesa ve Kantur-Akdaş ortaklığı kazanıyor. (Arada iptal edilen başka ihaleler var)

Ortaklık alan kullanımına karar vermek amacıyla bir mastır plan yarışması yapıyor. Yarışmayı Gensler (Daha sonra Ataşehir Finans Merkezi’nin ikinci mastır planını yapacak olan ABD merkezli tasarım ofisi) kazanıyor. Gensler’in altlığına göre alanda konutlar, AVM, fuar alanı ve ihaleye adını veren bir tema park yer alıyor. Bu yarışmanın web sitesi halen açık ve erişilebiliyor.


Gensler’in projesinden bir imaj

Erdoğan Bayraktar’ın açıklamalarında büyüklüğü 100.000m2 olarak geçen fuar alanı yarışmada 160.000m2. Şahsen birkaç yıl önce duyduğuma göre proje Başbakan’a gidiyor ve Başbakan da projenin 200.000m2‘ye büyütülmesini istiyor.

2012 yılında üçüncü köprü ve üçüncü havalimanının ayrıntılarının belirginleşmesiyle her iki projenin de İstanbul’un kuzeyinde yapılacağı netlik kazanıyor.

Bundan sonra Halkalı’daki fuar alanı yatırımının anlamı kalmıyor. Geliştiriciler büyük olasılıkla Topbaş’ın dün açıkladığı yeni fuar projesinden önceden haberdar. Yeni havalimanı ve köprünün kuzeyde açıklanmasından Ocak 2014’e kadar Tema parkının geliştiricileri ne gibi görüşmeler yaptılar, neler oldu, bilmiyoruz.

Köprü ve havalimanı yapılmasına planlara uymaksızın karar verilince açıkta kalan geliştiricinin Tema Parkı ihalesi ile ona biçilen geliştirme görevlerini dilediği gibi (büyük olasılıkla daha fazla konut) yorumlaması ya da kamudan talep etmesi doğal sonuç. Plansız yapılaşma için bir girdi daha demek sadece.

Haliç Tersaneleri

Camialtı, Taşkızak ve Haliç tersanelerinin büyük bir kısmını kapsayan alan Ulaştırma Bakanlığı tarafından YİD modeliyle 2013’te ihale edild ve ihaleyi Rixos kazandı.

Çoğumuzun Venedik’in Arsenale’ini hatırladığı, kente yeniden kazandırılırken İstanbul için benzer dinamikler oluşturmasını beklediğimiz Haliç Tersaneleri Ulaştırma Bakanlığı’nca yapılan düzenlemeyle fuar ve kongre merkezini de içerecek şekilde ihale edildi. İstanbul’un tam orta yerinde, kıymetini maddi olarak bile tartmanın olanaksız olduğu alan, İBB’ye herhangi bir söz hakkı tanınmaksızın ihale edilebildi yani.

4 yılı inşaat 45 yılı işletme süresi olmak üzere toplam 49 yıllığına yapılan ihalenin İstanbul kongre ve fuar turizmine etkilerinin planlanmadığını, araştırma yapmadan da olsa söylemek zayıf bir iddia olmaz.

Hilton Convention Bomonti

Bir kültür merkezine dönüştürülmesi de gündemde olan Bomonti Bira Fabrikası’nın olduğu alan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Turizm Yatırımcılarına Kamu Arazisi Tahsis Şartnamesi çerçevesinde 2006 yılında yapılan bir ihale ile (Öncesinde iptal edilen bir ihale var) 49 yıllığına IC Holding’e devrediliyor.

IC Holding yatırımı tamamlayarak binayı 2014’te işletmeye alıyor. Kongre ve fuar alanı kapasitesi, konfor ve konaklama ile entegrasyon açısından bakıldığında ilk sıraya konulabilecek tesise yaya olarak erişmek ise neredeyse olanaksız.

Esasında tesis Osmanbey metro ve Çağlayan metrobüs istasyonlarından yürüme mesafesinde. Osmanbey’den yürüyerek ulaşmak da çok konforsuz olmayacaktır ama biz kentlerimizi otomobillere göre tasarladığımız için burada etkinliğe katılacak neredeyse hiç kimse metroyu kullanarak erişmeyecek. Metrobüsten ulaşımın ise hiç düşünülmediği ve tasarlanmadığı konusunda kuşkum yok.

Tıpkı Haliç Tersaneleri’nin ihalesinde olduğu gibi Bomonti Bira Fabrikası’nın ihalesinde de İBB’nin elinden gelen herhangi bir yaptırım söz konusu değil. Bu notları İBB projelere karşı olduğu için değil, genel olarak kararların merkeziyetçiliğinin temel sorunlarımızdan birisi olduğunun altını sıkça çizmek için düşüyorum. İmar düzenlemelerinin merkeziyetçiliğini tüm çıplaklığı ile her an görebilmemiz için.

Hilton Convention Bomonti şu an İstanbul’un en büyük balo salonuna sahip. Konaklama ve kongre organizasyonu birlikte düşünüldüğünde büyük olasılıkla tek alternatif.

 

Türkiye’de başka fuar/kongre alanından bahsedebilir miyiz? Ülke olarak fuarcılıkta neredeyiz?

İzmir

Kökeni İzmir İktisat Kongresi’ne kadar giden bugünkü İzmir fuar alanı 1936 yılında kuruluyor. Yaklaşık 500.000m2 büyüklüğündeki alan aynı zamanda kentin nefes aldığı bir park. Fuar alanına zaman içinde yapılan yeni yapılar yeterli nitelikte değil. Alanla ilgili genel bir mastır plan çalışması yapılmadığı (ya da ben bilmediğim) için nicelik olarak yeterli olup olmadığını bilmiyoruz. Fuar zamanlarında İzmir kent içi ulaşımında ciddi sorunlara neden olduğu da bilinen bir gerçek.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2004-2007 yıllarında hazırladığı stratejik planla yeni bir fuar alanı kurulması ve merkezdeki fuarın Gaziemir’e taşınmasına karar veriliyor. Yeni fuar alanı kent merkezinden 10km ve Adnan Menderes Havalimanı’nda 3-4km uzakta. Alanın inşaatı devam ediyor, birkaç sene içinde İzmir’deki fuarların da kent çeperlerinde yapılacağını söyleyebiliriz.

Eski İzmir Fuar alanı kent merkezinde, otellere ve yeme içme mekanlarına olan erişilebilirliği nedeniyle Türkiye’de türünün tek örneğiydi. Bir fuar sonrası hiçbir taşıta binmeksizin, 1km’den kısa bir mesafe yürüyerek etkinlik katılımcıları Kordon’da bir ziyafet masasına oturabiliyordu. Bu hem kent yaşamına hareket hem de etkinliklere gelen misafirler için konfor demekti.

Ankara

Yaklaşık 700 dönümlük alan içindeki Altınpark, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ANFA şirketince işletiliyor. Fuar alanı Esenboğa Havalimanı yolu üzerinde. Alanının genel konforunun Türkiye’deki diğer örneklerde de olduğu gibi Avrupa’daki rakiplerine göre çizgi altında kaldığı rahatlıkla söylenebilir.

Bu metin kaleme alındığı gün Ankara’nın raylı sistem ağı halen bir hattan oluşuyor. Havalimanına raylı sistemin bahsi dahi yok. Fuar alanı da bir raylı çözüm sunamıyor doğal olarak.

ATO öncülüğünde kent merkezinde açılan Congresium Kongre Merkezi, Altınpark’taki bazı fuarları bile kendisine çekti. Hoş tıpkı toplu taşıma gibi yaya konforu açısından da Ankara en kötü kentlerimizden birisi. Bu yeni fuar alanına, hemen karşısındaki ODTÜ’den ya da Ankara’nın en büyük otellerinden bisi olan JW Marriot Oteli’nde yürüyerek giden olmaz herhalde. Çukurambar’ın acayip trafiğini, yağmuru ve çamuru düşünüce ben gitmezdim sanırım. Bahsi geçen mesafe 300m bu arada.

ATO kuzeyde yeni büyük bir fuar alanının yapıldığından bahsediyor. Bu fuar alanına raylı sistem olacak mı? Havalimanı ile ilişkisi ne olacak henüz bilmiyorum ama bildiğim bir konu daha var.

İnsanların kongre ya da fuar için gelmeleri için sadece konforlu mekan, konaklama ve nitelikli ulaşım yetmiyor. Ankara’nın bir kongre organizatörünü çekmek için kullanabileceği tek konu başkent olması nedeniyle kamunun burada konuşlanmış olması. Yoksa bir organizatör neden Ankara’da bir etkinlik yapmayı düşünsün ki?

Antalya

Havalimanına ve 5dk mesafedeki fuar alanına raylı sistemle ulaşım söz konusu değil. Fuar alanı oldukça küçük ve de niteliksiz.

Ancak Antalya’da fuar alanı dışında sayısı onlarca diyebileceğimiz çok büyük kongre oteli ve merkezinin varlığından bahsedebiliriz.

Antalya’nın önemli bir turistik destinasyon olması fuar ve kongre organizasyonu açısından önemli fırsatlar sunuyor. Bu fırsatların en önemlilerinden birisi kente yaz kış uluslararası uçuşların sıkça bulunması.

Antalya bu açıdan bakıldığında ülke çapında hazırlanacak bir Kongre ve Fuar Turizmi Mastır Planı çalışmasının bana göre İstanbul’dan sonra iki numaralı maddesi olabilir.

Bursa

İstanbul yolu üzerindeki fuar alanına raylı sistemle ulaşmak mümkün değil. Bursa’daki fuarlara bir yabancının katılması için önce İstanbul’a uçakla gelmesi. Oradan Yenikapı İDO ya da Esenler Otogar’ını kullanarak Bursa’ya ulaşması gerekiyor ya da otomobil kiralayarak havalimanında 3-4 saatlik bir yolculuğu göze alacak.

 

Avrupa’nın önemli fuar ve kongre merkezleri hangileri? Artı yanları neler?

Frankfurt

Avrupa’nın en büyük havalimanından fuar alanına metro ile 15dk’da konforlu ulaşmak mümkün. Fuar alanına özel metro durağı var. Fuar alanının kent merkezine uzaklığı 2km. Frankfurt şehir merkezinin nüfusu 700.000 ve 38.000 otel odası kapasitesi mevcut.

Cannes

Nice havalimanından otobüs ve trenle 50dk’da ulaşılabiliyor. Cannes şehir merkezi nüfusu 72.000. Cannes’ın otel rezervasyon sitelerindeki varlığı 15milyon nüfuslu İstanbul’un üçte bir kadar. Oda fiyatları fuar zamanlarında İstanbul’un 3-4 katı pahalı olabiliyor.

Fuar alanı Akdeniz’in kıyısında. Cannes Marinası’nın bir bölümü bazı fuarlarda Kongre Sarayı’nın (Ana etkinlik mekanı burası) bir parçası haline geliyor.

Kongre Sarayı kentin tam orta yerinde. Öğlen yemeklerinde bile kenti besleyen, kentle birlikte yaşayan, kentin kafe ve lokantalarının gece gündüz dolmasını sağlayan bir konumda.

Cannes sahilindeki oteller ve Cannes Belediyesi fuar organizasyonu ile tam bir işbirliği içinde. Fuarların açılış davetleri, çeşitli toplantılar, partiler otellerin ev sahipliğinde yapılabiliyor. Bazı durumlarda fuar alanında yer satın alınmamışsa otel toplantı salonu rezervasyonu dahi yapmayabiliyor.

Belediye gerekirse kentin sokaklarını kapatarak etkinliklere ev sahipliğini farklı boyutlara taşıyor.

Cannes’daki fuarlar genelde katılım ücreti yüksek fuarlar, bu fuarların kayıt işlemleri için Nice Cote’d Azur havalimanında kayıt bankoları görmek oldukça olağan.

Uzatmaya lüzum yok, Cannes’la ilgili ayrı bir yazı yazılabilir ama bu yazıdakiler ilginizi çektiyse ne yapın edin işinizle ilgili bir etkinlik sırasında Cannes’da bulunun.

Milano

2005 yılında hizmete alınan yeni fuar alanı Münih’le birlikte Avrupa’nın en önemli iki fuar alanından birisi ve İtalya’nın fuarlardaki öncüsü. Yeni yapı İtalyan mimar Massimiliano Fuksas tasarımı ve oldukça iddialı.

Milano kent merkezinden ve Milano’nun ana havalimanı konumundaki Malpensa Havalimanı’ndan konforlu ulaşım mümkün. Milano’nun yoğun fuar zamanlarında, kent merkezi otellerine ek olarak trenle bir saat içinde erişilebilecek civarındaki Como Gölü gibi yerleşimlerin otelleri de kullanılabiliyor.

Münih

Havalimanı’ndan direkt konforlu ulaşım mümkün. Fuar alanına ait bir metro hattı var, bu hat alanı şehir merkezine bağlıyor.

Münih ve Milano’nun ulaşım kolaylığı, fuar alanlarının yeni, konforlu ve tasarlanmış olmaları ile Avrupa fuar turizminin en önde gelen iki ismi olduğunu söyleyebiliriz.

Bologna

Bologna fuar alanı oldukça eski ve yukarıdaki diğer örneklerle karşılaştırıldığında burada yer bulması garip karşılanabilir. Lakin kentin bu listede yer bulmasının nedeni tamamen farklı. Bologna İtalya’nın pek çok endüstrisinin yoğunlaştığı bölgelerin ağırlık merkezi denebilir. Buralardaki fabrikalar fuarlarda akşam etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Fuarda tüm dünyadan müşterilerini, bayilerini bir araya toplamış olan marka; akşam, fuar öncesi ya da sonrası müşterilerini fabrikasında bir kez daha boy gösterebiliyor.

Bu açıdan bakıldığında Eskişehir, Gaziantep gibi kesişim kentlerimiz için neden olmasın demeden geçemiyorum.

 

Bitirirken

Frankfurt’ta fuar bileti aynı zamanda metroda ulaşım olanağı sağlıyor. Bologna’da fuar alanının üretim tesislerine yakın olması avantajıyla davetler fabrikada yapılabiliyor. Münih’te “October Fest”in son günüyle gayrimenkul fuarı Expo Real’in başlangıcının çakıştırılması iyi bir sinerji yaratıyor. Cannes’da tüm Cote d’azur sahilinin fuarların bir parçası olması. Özel olarak marinanın fuar ile bütüncül hareket edebiliyor oluşu son derece özgün bir fuar anlayışı oluşturuyor. Bunları çoğaltmak mümkün.

Fuar ve kongre turizminin basit bir olgu olmadığını Sayın Başkan Topbaş’ın da İBB takımının da benden daha iyi bildiklerine kuşkum yok.

Toplum olarak uzun vadeli ve uygulanabilir planlama konusundaki beceriksizliğimiz konu kongre ve fuar turizmi olduğunda da değişmiyor. Bu yazının konusu tespitlerdi, zaman bulabilirsem bir de öneriler yazısı hazırlamaya çalışacağım. Başkan’ın dünkü açıklaması sonrası çok hızlı hazırladığım yazıdaki eksik ve varsa yanlışların mazur görülmesini rica ediyorum.

Mimarlık Ortamının Sorunlarının Bütüncül Göstergesi Olarak MEB Yarışması

MEB Eğitim Kampüsleri için Bakanlığın İnşaat ve Emlak Grup Başkanlığı’nca (MEB İEGB) yürütülen ve henüz sonuçlanmamış süreç mimarlık ortamı için oldukça önemliydi. Bu süreç hakkında hiç bilgisi olmayanlar, yazıyı okumadan önce en sondaki tarihçeye göz atabilirler.

Yazıya konu olan ve ayrıntısını takip eden satırlarda bulacağınız yarışmalar dizisi başlamadan önce bir grup mimarlık ofisi yarışmaya konu olan eğitim kampüslerinden bazılarını ihale yöntemi ile çizdi.  KİK mevzuatının pazarlık usulü olarak bilinen yöntemin üst limiti 147.633 TL’dir. Bu fiyattan daha düşük olması koşuluyla ihale ile proje hazırlayanlar: Kaan ÖZER, Hasan ÖZBAY, Semra & Özcan UYGUR, Erdal SORGUCU ve Tamer BAŞBUĞ idi.

Eğitim Kampüsleri yarışma dizisinin ilki açıldığında durumu hızlıca kavrayamadım. Biraz zaman geçtiğinde ise aslında Bakanlığın yaptığının müthiş potansiyeller barındıran, Türkiye mimarlık ortamı için son derece yenilikçi bir iş olduğunu düşündüm. O kadar ki 2014 yılı için İşveren Ödülü adaylarımdan birisi diye düşünmeye başlamıştım.

Devam eden projelendirme ve inşaat süreci 652 sayılı KHK esaslarına göre yürüyor. Bu KHK’ye göre ise Kamu İhale Kanunu dolayısıyla Yarışmalar Yönetmeliği hükümleri geçersiz. Dolayısıyla yarışmayı kabul ederek katılan tüm mimarlar bu koşulları da yani alıştıkları yarışma kurallarından başka kurallarla oyuna dahil olmayı da kabul etmiş sayılıyorlar.

Yarışma KİK kapsamında açılmadığı halde pek çok yerde KİK Yarışmalar Yönetmeliği çerçevesine uygun davranılmaya çalışılıyor. Bu durum kimilerine göre yarışmanın “yarışma” olarak kabulü için bile gerekli. Şahsen bunun “mimarcılık” ya da “yarışmacılık” oynamak olduğunu düşünüyorum. İstediğiniz zaman o hükümlere uygun davranmayabiliyorsanız ve bunu bazı kurallar varmış gibi kamuoyuna sunuyorsanız bu ortama daha fazla zarar verebilir.

Proje Ücretleri Her Zaman Sorun

Mimarlık ortamının en temel sorunlarından birisi fiyatlandırma. Milyonlar inşaat maliyetleri için harcanırken mimarın alacağı on binlerin sorun olduğunu hepimiz, uzun yıllardır biliyoruz. MEB Yarışma sürecinin İşveren Ödülü’ne adaylığa giden parlaklığından mimarlık ortamı için bir kabusa dönüşmesine neden olan tam da bu uygulama projelerinin fiyatlandırılması işi. Bakanlık yöneticileri daha önce pazarlık usulü ile 140.000TL’nin altında yaptırdıkları projeleri, Sayıştay’a hesap veremeyecekleri iddiası ile aynı fiyata yaptırmak istiyorlar.

İhale, bir işi en ucuza yaptırmanın yolu. Mimarlıkta ise ihale ile proje yaptırmak işi “kötü yaptırmanın yolu”. (Yukarıda adını verdiğim isimler için söylemediğimi not düşmek isterim) Yarışma ise bir işi en iyi yapana vermenin yolu. Yarışmayı kazanan, öncesinde belki de kazandığı ödülün birkaç katı emek ve para harcıyor, işi bileğinin hakkı ile kazanıyor. İhalede elde edilen bir hakkın uygulama projesi bedeli ile yarışmada elde edilen bir hakkın uygulama projesi arasında fark olması zorunluluğu işte tam da bu nedenle. “İhale ya da yarışma ile kazansın, çizeceği aynı değil mi?” Sorusu gelecektir. Evet işi doğru kişiye verirseniz aynı ama zaten ihale işi doğru kişiye değil ucuz yapana veriyor… Bu konuyu MEB İnşaat Emlak Grup Başkanı Mustafa Murat’la Twitter’da tartışmıştık ve bana “ Neden?” sorusunu sormuştu, bu nedenle ayrıntılı açıklamadan geçmek istemedim.

Yarışmayı kazanan müelliflerin MEB Yarışmaları uygulama projeleri için verdiği fiyat okulların öğrenci sayısının 10.000’den 5.000’e düşürülmesi sonrasında 500.000TL civarında 1. ve 2. grup yarışmayı kazanan 20 mimarın ortak hareket edemediğini biliyoruz. Demek ki MEB İEGB’na karşı ortak bir fiyat belirleme çabası yok.

MEB İEGB’nın önerdiği fiyat okulların kapasitesi 10.000 öğrenci iken de 5.000 öğrenciye düştüğünde de aynı. Yani idare “daha önce ihale ile yaptırdığım fiyatın üzerine çıkamam, kapasite ve sizin ne kadar çizeceğiniz beni ilgilendirmez” diyor kısaca.

Yaptığım birkaç telefon görüşmesi sonrasında bu işin ortalama 40 maaşla tamamlanabileceği üzerinden hareket edebileceğimi düşünüyorum. Mimarlar Odası’nın en düşük mimar maaşından hesaplansa bile sadece maaş gideri 140.000TL tutuyor. Ofisin diğer giderleri, ABD’den daha pahalı olan CAD yazılımlarının amortisman giderleri, mimarın iyi bir okul çizebilmesi için gezip görmesi için gereken ücret yok bunun içinde. Kim bilir daha ne giderler yok. Ama her şeyden önemlisi resmi rakamlara göre mimarinin 1,6 katı; piyasa koşullarına göre mimari ile eşit tutması gereken statik, mekanik ve elektrik projelerini unutmamak gerekiyor.

Öte yandan mimarlık ofisleri ücretlerini tam alsalar da yanlarında çalışan mimarların maaşlarını bodrolarda tam gösterecekler mi? Ondan da emin değilim. Aslında bu öyle bir süreç ki kaldığımız her noktadan en başa geri besleme yapabiliyoruz. Proje ücretleri yerlerde sürününce maaşlar açıktan ödeniyor doğal olarak.

Mimarlık Ortamı Örgütsüz

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışması’nın sevk ve idaresinin ağırlıklı olarak Ankaralı mimarlarca yapıldığını söyleyebiliriz. Zaten Türkiye’de bir yarışma kültürünün varlığından söz edeceksek de önce Ankaralı mimarlardan söz etmeliyiz. İdarenin ikincilerle sözleşme imzaladığı, üçüncü ve hatta mansiyonlarla sözleşme imzalamak için görüştüğü bir ortamda Ankaralı jüri üyelerinden ve daha önemlisi tümünün üye olduğu TSMD’den “Etik Belge” ve “Dernek Tüzüğü” ile açıkça çelişen bu durum hakkında bugüne kadar hiçbir açıklama yapılmadı.

Mimarlık ortamı MEB İEGB’nın fiyatlandırma politikasına karşı birlikte hareket edecek örgütlü yapıda olmadığını bir kez daha gösterdi. Mimarlar Odası zaten daha sürecin en başında kendi deyimleri ile “sürece müdahil olma konusunda çekinceli” davrandı. Hal böyle olunca 20 müellif, birbirini zorda bırakan durumlar, açıklamalar, kaçınılmaz oldu.

İdare Birinci Ödülü Kazananla Anlaşamazsa Neler Olur?

Yarışma birincilerinin uygulama projeleri için verdiği fiyat idarenin beklentisini karşılamıyor. Bunun üzerine mimarlarla bir pazarlık süreci başlıyor. Bu pazarlık sürecinde yaşanan tatsızlıkların tümünü yazmak olanaklı değil. Ancak oldukça eski ve küçümsenmeyecek yarışma birikimine verdiği zarar açısında konuyu ayrıntılı olarak tartışmalıyız.

İki etap yarışmada açılan 20 eğitim kampüsü için durumu üçe ayırabiliriz. Yarışmada birinci olan ve uygulama projesini 140.000TL’nin altına çizmeyi kabul ederek idare ile sözleşme imzalayanlar ilk grup; bu durumda 10 mimar var. Yarışmada birinci olduğu halde idarenin ikinci ile sözleşme imzaladığı 6 eğitim kampüsü var. Henüz sözleşme imzalanmayan üçüncü grupta ise 4 eğitim kampüsü var. Yarışmada durumun anlatan tabloyu yazının sonunda bulabilirsiniz.

İdarenin daha önce defalarca mimarları imzalamazsanız başkasıyla imzalarız söyleminin vardığı son nokta 26 Kasım’da sözleşme imzalayanları web sitesinde açıklaması oldu. Bu açıklama henüz sözleşme imzalamamış 4 mimarı köşeye sıkıştırmanın da bir yolu.

Uygulama Projelerinin Fiyatlarının Baştan İlan Edilmesi Sorunları Çözer miydi?

MEB İEGB tüm mimarlık ortamını salladı, mimarları, belki arkadaşların arasını açtı. Uygulama projelerinin fiyatları Ayhan Usta’nın 3.grup yarışmanın ön kolokyumunda söylediği gibi baştan açıklanabilirdi. Bu durumda en azından birinci olursa 140.000TL’ye çizeceğini bilen mimar yarışmaya katılmazdı.

Şimdi 3.grup yarışma devam ediyor. Bazı mimarlar 140.000TL’ye proje çizmem diyorlar. Oysa bu defa MEB İnşaat Emlak Grup Başkanı Mustafa Murat uygulama projesi fiyatının bu olacağını açıkça söyledi.

İlk iki grup yarışmadan birisine davet edilip, orada birinci olamayan ve 3.grup yarışmaya davet edilen mimarlar var. Yaşanan tüm tartışmalardan sonra mimarların ikinci defa kabul ederek yarışmaya katılması mimarlık ortamımızı, kendimizi ciddi bir şekilde sorgulamamız gerektiğini söylüyor bize. Çünkü ikinci defa yarışmaya proje göndermek “evet, olan bitenin farkındayım ve varım” demekten başka bir anlama gelmiyor.

Yarışmanın İptali mi Yoksa Mevcut Model mi Daha Yıkıcı?

Eğitim Kampüsleri Yarışması’nda birinci olmadığı halde sözleşme imzalayan ya da imzalamak için masaya oturan mimarların davranışları herhangi bir şekilde kabul edilebilir mi? Bu kentlerimiz için yararlı mı yoksa zararlı mı? Yoksa ben mi çok büyütüyorum? Sanırım hem birincilerin, hem sözleşme imzalayanların hem de dışında kalanların kafa yorması gereken sorular bunlar.

Şahsen yarışmanın geldiği noktada artık Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı ihale yöntemi mi yoksa bu yarışma mı mimarlık için daha zararlı oldu kararsızım. Konuya sadece MEB özelinde bakılacak olursa ne olursa olsun yarışma ile tasarlanan yapılar daha iyi olacaklar. Lakin bundan sonra yarışma ortamı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.

Bugüne kadar Türkiye’de herhangi bir yarışmada, idare 1.ödül sahibi ile anlaşamaz da 2.ödül sahibini işi yaptırmak için ararsa 2.ödül sahibi hem jüriyi arar ve bilgilendirir hem de 1.ödül sahibini arar ve “ben yapmıyorum, sağlam dur” derdi. Bu 1.ödül sahibinin idare ile müzakeresinde elinde bulunması gereken bir kozdu. Bu koz olmazsa gücü azalır ve sözleşme masasından mimarlık ve dolayısıyla daha kaliteli fiziksel çevrelerde yaşamamız için güçsüz kalkar. Elbette idarelerin 1.ödül sahibi ile anlaşamadığı durumlar olabilir, yukarıdaki satıları bu yarışma bağlamı içinde, konuyu dağıtmadan değerlendirmek gerekir.

2.ödül sahibinin 1.ödül sahibini arayarak direkt olarak “idare beni aradı, yapabilir miyim?” demesi bile garip iken MEB Yarışması’nda 1.ödül sahibinin projenin başka bir müellif tarafından çizildiğini internetten öğrenmesi mimarlık ortamı adına oldukça umut kırıcı.

Mimarlık ortamının bu yarışmadan çıkarması gereken çok sonuç var, umarım yeterince tartışılır ve bu yarışmadan kazanımla çıkarız.


Kazanımlar

Sanırım Türkiye için en önemli kazanım bir önceki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer döneminde açılan yarışmanın yeni bakan Nabi Avcı ve yeni müsteşar döneminde de aksamadan devam ettirilmesi oldu. “Devlette süreklilik esastır”ın sadece sözde kaldığı bugünlerde her iki bakanı ve Bakanlığın İnşaat Emlak Grup Başkanlığı’nı tebrik etmek gerek.

PPP’nin büyük ölçekli olarak ikinci kez denendiği MEB Eğitim Kampüsleri bundan sonra yapılacak benzer PPP ihalelerinin de yarışmayla yapılması için bir umut yarattı. Ne olursa olsun, ne kadar önemli hatalar yapılırsa yapılsın yarışmayla yapılması ihale ile yapılmasına göre ülke yararına. Bunu önemli bir kazanım olarak tekrar da olsa hatırda tutmakda fayda var.

Türkiye’de ilk kez uygulanan yeni yarışma modeli Eğitim Kampüsleri Yarışması’nın bir diğer önemli kazanımı. Bu yarışmalar alışageldiğimiz yarışma düzeni içinde açılsa her bir kampüs alanı için onlarca yarışma projesi hazırlanacak, yüzlerce tasarımcı emek harcayacaktı. Bu yenilikçi modelde bir yandan oldukça geniş bir katılım sağlanırken öte yandan da her kampüs alanı için sınırlı sayıda tasarım elde edildi.

Yarışma modeli sadece MEB’nın eğitim kampüslerinin nitelikli tasarlanmasını sağlamadı aynı zamanda ülke ölçeğinde bundan sonra açılacak yeni yarışmalar için de umut verdi.

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışmaları Süreci

30 Kasım 2012           Ön seçim ilanı

24 Ocak 2013             Bakan Ömer Dinçer’in görevini Nabi Avcı’ya devretmesi.

26 Aralık 2012            Ön seçim için son dosya teslim günü

26 Aralık 2012            Mimarlar Odası yarışmayla ilgili bir açıklama yayınladı.

15 Mayıs 2013            1. grup yarışmanın sonucu açıklandı.

22 Nisan 2013            Kahramanmaraş, Kırıkhan (Hatay), Iğdır, Bandırma (Balıkesir), Nilüfer (Bursa), Doğubayazıt (Ağrı), Yeşilyurt-İkizce (Malatya), Elazığ, Midyat (Mardin), Afyonkarahisar,  Kastamonu, İncesu (Kayseri) olarak belirlenen 12 kampüs için 72 yarışmacıya davet gönderildi.

31 Mart 2013              48 yarışmacı 1. grupta yer alan Adana, Aydın, Erzurum, Kocaeli, Muğla, İstanbul, İzmir ve Şanlıurfa için davet edildi.

5 Şubat 2013              MEB İEGB yarışmaya katılmak için 156 ekibin başvurduğunu ve tümünün                                   asgari yeterlilik şartlarını sağladığını açıkladı.

3 Temmuz 2013          2. grup yarışma için ödül töreni ve kolokyum düzenlendi.

19 Haziran 2013         2. grup yarışmanın sonucu açıklandı.

28 Mayıs 2013            MEB Müsteşarı olarak Yusuf Tekin atandı.

30 Mayıs 2013            1. grup yarışma için ödül töreni ve kolokyum düzenlendi.

30 Ekim 2013             3. grup yarışma için soru cevap kolokyumu yarışmacılar ve kamuoyuna açık olarak yapıldı

25 Kasım 2013           MEB İEGB 1. ve 2. Grup yarışma alanları için sözleşme imzaladığı tasarımcıları açıkladı.

MEB Eğitim Kampüsleri Yarışmaları Sözleşme İmzalama Durumu

Yarışma Alanı Etap Sözleşme İmzalayan 1. Ödül
Adana Seyhan Şambayadı 1 Ayhan USTA
Aydın Merkez 1 Nihat EYCE
İstanbul Küçükçekmece 1 Barış DEMİR
İzmir Bornova 1 Ahmet Mucip ÜRGER
Kocaeli Gündoğdu 1 Oral GÖKTAŞ Özcan Uygur
Muğla Milas 1 Bünyamin DERMAN
Afyonkarahisar 2 Ünal ŞAHİN Derya Ekim Öztepe
Balıkesir Bandırma 2 Bülent TARIM
Bursa Nilüfer 2 Kerem YAZGAN
Elazığ 2 Seçkin KUTUCU
Hatay Kırıkhan 2 Yeşim HATIRLI
Iğdır 2 Özgür EDİZ Cihan Sevindik
Kahramanmaraş 2 Eren BAŞAK
Kastamonu 2 Necdet Kırhan YAZICI Onat Öktem
Kayseri İncesu 2 Kadir KARAKOÇ Alişan Çırakoğlu
Malatya İkizce 2 Alper AKSOY Doğu Kaptan
Erzurum Yakutiye 1 Belirsiz Seda Dedeoğlu
Şanlıurfa Merkez 1 Belirsiz Cem İlhan
Mardin Midyat 2 Belirsiz Kerem Piker
Ağrı Doğubayazıt 2 Belirsiz Fatih Yavuz
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 58 takipçiye katılın