140 Karakter +

Emre Arolat 8 Ekim’de yapılan “Bugünün Türkiye’sinde Mimarlık Tartışmak?” etkinliğinin “Sınır Aşımı” başlıklı oturumunda “140 Karakter” başlıklı bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan bir yarışma şartnamesini yoğun bir şekilde çalışıyorken, bir arkadaşımdan gelen WhatsApp mesajı ile haberim oldu.

ali_eray_whatsup

O hafta Pazartesi gününü Van’da, Salı’yı Sivas’ta, Çarşamba gününü ise İzmir, Balıkesir ve Bursa’da yarışmalarla ilgili toplantılar yaparak geçirmiştim. Emre Arolat’ın sunumunu yaptığı gün olan Perşembe’nin sabahı da yine bir belediyenin yarışması için sabah 6:30’da bir toplantı yapmıştım. Tüm bunlara ek olarak aynı günün akşamında bir yıl önceden hazırlıklarını yaptığımız MVRDV konferansı (~ 1500 izleyicili) vardı. Arkitera’nın genel koordinasyonu benim yaptığımı da bir dipnot olarak eklemek faydalı olur.

Hiçbirisi elbette okurların sorunu değil ama WhatsApp mesajının geldiği andaki yoğunluğumu, ruh halimi anlatmak için sıraladım yukarıdakileri. Esasında yukarıdaki yoğunluk çalışma programım içinde artık normal. Bu yoğunluk -ve başka sebepler- nedeniyle Arkitera.com’daki köşemde “140 Karakter” ve #KentSuclari tivitlerini içeren, 140 karakterlik bir yazı yazarak konuyu kapatmayı düşündüm.

Öte yandan gerek Arkitera gerekse şahsi olarak sahip olduğum en önemli değerin temiz bir sicil ve itibar olduğunu düşünüyorum. Emre Arolat’ın konuşmasının kişisel olarak beni de direkt olarak hedef aldığını düşündüğüm için bu cevap hakkı yazısını kaleme alıyorum.

Videoyu baştan sona, Emre Arolat’ın oluşturduğu toplam çerçeveyi izlemeden yazılmış tivitlerim var; elbette o tivitlerimin de arkasındayım. Ancak videoyu izledikten sonra kaleme aldığım bu yazının, konuşmaya karşı verilmiş benim açımdan doğru ve dikkate alınması gereken cevap olduğunu vurgulamak isterim.

Emre Arolat, sahneye hakim, usta bir hatip olarak Twitter’ın Aspendos gündemini uzun uzun anlatıyor. 30 dakikalık konuşmasının 20 dakikasını toplumun Aspendos restorasyonuna nasıl tepki verdiğini anlatmaya ayırıyor ve izleyiciyi toplumun Twitter’ı nasıl da kötü kullandığı konusunda adeta sonra anlatacakları için hazırlıyor. Oysa o salondaki izleyici tüm bunları zaten biliyor. Bir kısmı Twitter’ı Emre Arolat gibi anlamış, onun gözlüğüyle bakıyor biliyor; bir kısmı da benim baktığım gözle bakıyor ve yine biliyor Twitter’ı, ne olduğunu ve ne olmadığını.

Aspendos’u anlatırken izleciyi olgunlaştırma aşamasında, benimle ilgili eleştirilere geçmeden hemen önce Arkitera.com’un Aspendos’la ilgili tivitini de beğenmiyor Arolat. Oysa bu Bakanlık tarafından yapılan basın açıklamasının yayınlanmasından başka bir şey değil, aranacak olursa binlerce bulunabilir internette.

Burada bir husus daha dikkatimi çekiyor. “Arkitera gibi bir kurumdan beklemezdim.” gibi sadece Twitter’da var olan bir terimi biliyor olması da sosyal medyayı aslında ne kadar da iyi takip ettiğini bir kez daha gösteriyor.

Aspendos eleştirisinden Serra Yılmaz, Cüneyt Özdemir, Cem Davran, Yekta Kopan ve Fazıl Say payına düşeni alıyor.

Arolat, “eğer bu Elif Şafak’ın kendisi ise…” diyerek tiviti ekrana yansıtıyor ve yargılamaya başlıyor Şafak’ı. Elif Şafak olduğunu bilip bilmediğini bizlere aktardığı Twittter hesabından tivitleri göstermekten hiç geri duymuyor. Fazıl Say için getirdiği eleştirilerde ise bunu hiç düşünmüyor bile.

Gerçekte ise aslında Elif Şafak “verified” bir hesap, yani kimliği Twitter tarafından onaylanmış durumda. Oysa hiç tereddütsüz eleştirdiği “Sen Mezopotamya Oratoryosu ile falan ilgilen” diyerek adeta dalga geçtiği Fazıl Say hesabının Say’a ait olup olmadığını hiç bilmiyoruz. Belki de bir fan hesabı ve Say’la hiç ilgisi yok… Hemen ne farkeder ki, bunlar küçük ayrıntıları demeyin: Unutmayalım Emre Arolat bütün sunumunu Twitter’ın sığlığı ve biz, Twitter yazarlarının düşünmemesi üzerine kuruyor. Sunumdaki her bir mesele gediğine doğru bir şekilde oturmalı kuşkusuz.

Eleştirilerine “… şurada 3 tane fotoğraf var.” diyerek devam ediyor. Van Müzesi’ni 3 fotoğraftan eleştirmenin ne kadar da hatalı olduğunu söylüyor. Oysa o fotoğrafların Van’dan, Müze’nin olduğu yerden gönderildiğini de bilmiyor ya da anlamamış herhalde. Beni eleştirmek için, gönderdiğim tivitin altına gelen yorumu kullanıyor. Twitter mecrasını anlamamak değil Arolat’ın yaptığı bir tür kızgınlık. Öte yandan aslında benim derdim Van Müzesi’ni eleştirmek de değil, kamu kurumlarının yapılarını yarışmayla projelendirmesinin hepimiz için çok daha iyi olacağını bir kez de oradan, yerinden tivitleyerek anlatmaya çabalıyorum.

Devam ediyor tivitlerimi sahneden göstererek eleştirmeye ve “En nitelikli mimarlık tartışmaları kolokyumda yapılır.” Tivitimi yansıtıyor. Evet, tam da böyle düşünüyorum. “Nereden çıkarıyorsun Ömer!” diye de soruyor vurgulamak için, yine salonu etkileyen sunumuyla… Böyle bir soru sorabilmek, yanlışlığını ya da doğruluğunu sorgulayabilmek için kolokyumlarda bulunmak, izlemek lazım. Her kolokyumu izlemeye gayret gösteren birisi olarak Emre Arolat’ı hiçbir kolokyumda görmediğim notunu düşeyim önce. Üstüne üstlük en son jüri üyeliği yaptığı yarışmalardan birisinin kolokyumuna sahnede olması gerektiği halde katılmadığı vurgusunu da yaparak ekleyeyim bu notumu. Dolayısıyla kolokyumlardaki tartışmanın niteliğini konuşmak olanaksız, bilmediği bir alan çünkü. (En azından son 10 yıldır böyle.)

“İzmir Fuarı” ile ilgili tivitlerimi gösteriyor “Gerçekten anlamıyorum ben…” diyor. İyi niyetinden zerre kadar kuşkum yok, anlaşılmaz tivitler de yazdığımız çok açık. Mutlaka hatalarım var, daha dikkatli olmak lazım. Lakin Twitter yazışmaları ile ilgili görüş bildirmeden önce Twitter’da ve başka yerlerde daha önce yazılanı çizileni takip etmek gerekir. İzmir Fuar alanının kent dışına taşınmasıyla ilgili yazdığım onlarca tivit var. 140 karakterlik o tivit, daha önceki tivitlerle aynı bağlam içinde ele alınıyor Twitter’da. Tüm bunları bilmemek olağan, kimse bilmediği için Emre Arolat’a söz söylemez. Ama hal böyle iken Twitter’ın ve bizlerin sığlığı ile ilgili eleştiri geliştiriyorsan…

Lütfi Bergen Twitter’da yazıyor çiziyor. Pek çok mimar görüşleriyle ilgili ilk bakışta bir şey hissetmeyebilir, hatta rahatsız bile olabilir. Oysa görüşleri çoğumuza ütopik de gelse Twitter’daki paylaşımlarının arkasında bir düşünce sistematiği var. Benim de ilgimi çekti ve bir seneden uzun süredir Bergen’i Twitter’dan takip ediyorum, karşılıklı olarak yazıştığımız durumlar oluyor. Ayrıca Lütfi Bergen’le yaptığım bir söyleşi var. Tüm bunları bilmeden, o söyleşinin varlığından bile haberdar olmadan –öyle ya haberdar olsa o sahneden gösterdiklerini yapmazdı- yine hepimizi sığ olmakla suçlayıp girişiyor Arolat.

Ömer Selçuk Baz, Ahmet Turan Köksal, Burak Altınışık ve benim olduğum bir Twitter yazışmasına dalıyor. Burak Altınışık’la yaptığımız bir telefon konuşması sonrasında akşam kolokyuma gel de hem konuşur hem de rakı içer eğleniriz diye konuştuğumuz bir durumu şöyle yorumluyor: “Ömer de kızıyor galiba, anladığım kadarıyla.” … “Sonunda şöyle bitiyor, Ömer diyor ki, kolokyuma gel diyor.”

“Bu dünyaya çok inanırsanız gerçekten tuhaf bir ruh haline düşebilirsiniz.” diyor Arolat. Açıkçası sunumu defalarca izledim ve tam da böyle düşünüyorum. Ve bu durumu dillendiren Arolat’ın içinde bulunduğu tuhaf ruh halini göremiyor olmasını da yadırgıyorum.

O dünyaya ne kadar inandığını “Ömer Yılmaz bir tür Fuat Avni; insanlar Ömer Yılmaz bana takmasın diye uğraşıyor.” cümlesiyle bir kez daha perçinliyor. Fuat Avni karakterini biliyor belli ki ama temsil ettiklerinden haberi yok herhalde. Beni, ülkenin içinde bulunduğu durumdan -şahsen en az Recep Tayyip Erdoğan kadar- sorumlu olduğunu düşündüğüm Fuat Avni karakterine benzetmekten çekinmiyor. Karakterin gizli bir kişilik olduğunu, yaptıklarının çirkin olduğunu biliyor herhalde.

Sonra “Ömer benim çok sevdiğim bir insan, çok iyi bir dostum, bunları söylediğim için bana kızmayacağını biliyorum. Ama haberi yok.” diyor. Gerçekten bu videoyu izleyene kadar haberim yok. Pek çok durumda oturum yöneticisi ya da sunumu yapan kişinin “… burada değil, ona söz hakkı oluşmasın.” sözleri kulağımda çınlıyor bir an. Arolat’ın sunumunda ise onlarca tivitimle ekranda gösteriliyorum ve evet tam da söylediği gibi ama haberim yok…

Ve sonunda, sunumun “Sonra cevabı 4,5 saat olacak tivitler. Tabii olabilir de 4,5 saat sürüyor, isteyen gelsin konuşalım.” bölümüne geliyor. Tam 10 saniye sürüyor yarım saatlik sunumun bu kısmı. Ali Sami Yen ve Tekel Likör Fabrikası’nın park olarak kalması ile ve o alana yapılanların bir kent suçu olduğuna ilişkin tivitlerimden birisi ekranda gösterilirken. Bu konuyla ilgili yazılmış onlarca tivitim var. Ayrıca Torun Center’daki acı iş kazası sonrası yazdığım “Emre Arolat’ın İşçilerin Mezarlarını Tasarlaması Neyi Çözer? Medyayı Popülerleştirmek Dışında!” yazısında bahsi geçen alanlara ilişkin görüşlerimi de ayrıntılı bir şekilde sıralamıştım. Bu yazıdaki görüşlerimle ilgili, yayınlanmasından bugüne kadar geçen 14 ayda Emre Arolat’tan hiç bir geri bildirimi, hiç bir ortamda almadım. (Bir geri bildirim beklediğimden değil, Twitter’da konuşmak yerine yazın çizin dediği için not düşüyorum.) Twitter’ın sığ olduğu eleştirisini ve 4,5 saat isterseniz bu konuları konuşabiliriz görüşünü kamuoyu ile paylaşırken buraları da hatırlamakta fayda var sanki.

Tam da buradan asıl soruna giriş yapıyoruz.

Emre Arolat’ın ofisi olan EAA’nın web sitesinin Türkçesi yok. Yerelden güçlenmek yerine bir anda uluslararası arenada var olmaya çalışmanın bir parçası. Yerelde kimseyle yanyana gelmemek, bir ödüle başvurmamak, yayınlara projelerini göndermemek de bu tavrın uzantıları. Bunları Türk mimarları ile yaşadığımız sorunlardan birincil elden biliyorum da bu kadar kendime güvenerek yazıyorum. Ve koşulsuz olarak EAA’yı da dahil ediyorum. En son Mimarlık Yıllığı için 2014 yılında biten projeleri olduğu halde göndermediklerini not ederek geçiyorum.

Evet, iyi mimarlık için bazılarının söylediği gibi “iyi mimar olmak yetmiyor iyi işveren de gerekiyor.” Ama bu kadar mı! Ülkenin siyasi iktidarının iyi mimarlık üretimi için nasıl da önemli olduğunun ayan beyan ortaya çıktığı günlerden geçmiyor muyuz? Mimarlığı besleyecek iyi bir kültürel ortam olmadan iyi mimari ürün oluşabilir mi? Ve iyi yayınlar olmadan iyi mimarlık ortamından bahsedebilir miyiz? İyi yayınlar için nitelikli yayın yapacak mimarlık yayıncılığı ve kültürü kurumları olmadan. Peki tüm enerjimizi WAF’a AR’ye Archdaily’ye verirsek ne olur? Ne olacağını biliyoruz. Bu işin sonu Greencard’dır, o kadar.

8 Ekim’de, Arolat’ın sunumundan 2 saat sonra MVRDV’den Winny Maas’ın 2 saatlik sahne performansını imrenerek izledim. Şimdi yeniden bir Emre Arolat’ın kendisine verilen 30 dakikayı değerlendirmesine bir de Winy Maas’ın sahne performansına bakıyorum… Sonra bir anda aklıma Winy Maas’ın Hollandalı ve Emre Arolat’ın da bizlerden birisi olduğu geliyor. Boşver karşılaştırma diyor, geçiyorum. Ama siz yine de ikisine de bir bakın bence, iki sunumun yapılmaları arasında sadece 2 saat var; ikisi de star; birisi Türk, diğeri Hollandalı.

“Gazetecilik birilerinin yazılmasını istemediği şeyleri yazmaktır. Bunun dışında kalan her şey halka ilişkilerdir.” diyordu George Orwell. En sevdiğim söz olacak ki Arkitera’nın girişinde bu yazı var. Sağda solda şirket içindeki pozisyonumu komediyle karışık eleştiren duvar yazılarına rağmen.

Bu yazının ikinci kısmını birilerinin konuşulmasını istediği “mimarlığın güncel konuşulma ve tartışılma biçimi”ne ayıracağım.

Yorum yapın